31 Ekim 2011 Pazartesi

ŞAKALAMACA , KENDİMİ YAKALAMACA...

Yazıp yazıp siliyorum. İçimin seli dışımın salına ayıp ediyor.
Yalancı çıkarıyor.
Saçma sapan bir yazı olacak bu farkındayım.
Okutmak üzere değil, okumak üzere yazıyorum.
Mecbur tutmuyorum oku! diye kimseyi.

Kendime yaptığım şakaları yine kendi kendime kakaya çeviriyorum.
Şakanın tadı bulunduğun yerin adıyla doğru orantılı.
Mesela şaka heryerde her zaman yapılmaz.
Ben kendime mutfakta şaka yapıyorum mesela.
Hoşuma gidiyor ve tek başıma çok eğleniyorum.
Ama en doğal ihtiyacım su içerken, kendime şaka yapamıyorum.
Boğazımda kalıp öleceğimi ya da zarar göreceğimi biliyorum.
Siz siz olun şakaları sevin. Kendinize şaka yapın yaptırın.
Ama dozlarını ve zamanlarını iyi ayarlayın ki hayatlarınız şaka olmasın.
Doğduğunda doktorun popona vurması ve senin ağlaman nasıl şaka değilse, pamuk tıkanıp, kefeni giyeceğin an'da şaka değil.

Aslında kakaların çok olduğu yerde şakaların ne kadar önemi var değil mi?

Bayram değil, 1 Nisan değil babam beni niye öptü?

Şakadır o şaka!
Eğleniyoruz şunun şurasında.

26 Ekim 2011 Çarşamba

SUSSAM SEL, KONUŞSAM DEPREM, YAZARSAM LAF OLUR.

Bazen yazmak istemiyorum.
Ama yazmak istemediğim an'ları bile yazmak istiyorum daha sonra.
Dış dünyamın salına herkes biner de, iç dünyamın selini kimse bilemez.
Herkesin merakıyım.
Kiminin özlemi, kiminin kızgınlığı, kiminin sevgisi, kiminin nefreti, kiminin özendiği, kiminin örneği...
Sonuç olarak herkesin merakı...
Aslında hak veriyorum onlara. Ben bile kendimi merak ederken insanların bana olan merakını yadırgamamam gerekir değil mi?
Bir iğne ipliktir gidiyor günlerim. Kimi kızıyor ' ne yazdın buralara' diye, kimi 'aaa kim yapar bunu', kimi 'tesadüf olamaz mı', kimi ' Allah yardımcın olsun', kimi ' tövbe tövbe', kimi 'Allah yapana 1000 katını versin'...

Paylaşmasam rahatlayabilir miydim bu kadar? Paylaşmasam korkum azalabilir miydi bir nebze olsun? Ben alışkın değilim böyle kötülüklere, kötü düşüncelere. Benin en büyük korkum karanlıkta elimi prize uzatıp lambayı açmak... Hani sanki elimi biri kapacakmış gibi.
Ama şimdi beynimi birilerinin kapma olasılığını düşündükçe korkuyorum, korkum tavan yaparken bedenim ve ruhum tabanla buluşuyor. Korkuyor(d)um.
Allah çok büyük!
Allah'a sığındıkça, insanlardan iç rahatlatıcı yorumlar aldıkça kendimi rahatlattım.
Büyü ya da tesadüf ne farkeder. Sonuçta eden kendine eder. Allah'ın büyüklüğüne şirk koşan, kalbini bozmuş insanların canlarını son nefeslerinde veremeyeceklerini düşündükçe korkmuyorum ne büyüden ne kimseden!  Benim kalbim temiz, benim vicdanım sağlam.

Ben azap sevmem, ben vicdan severim. İkisini bir arada hele asla tasvip etmem.
Bunun için yaşarım.
Yaşansın isterim. 

Dediğim gibi ben yazmadığım sürece kendimi eksik hissederim. Bazen yazmak istemem ama yazmak istemediğim zamanlarda bile yazacaklarımı biriktiririm. Bunu yazmayı ve paylaşmayı sevmeyenlerin anlamasını beklemem. Kızmam...

Acısı ve tatlısı bu hayat benim. BİZİM. Kabul eden ya da etmeyen. Hazmeden ya da edemeyen. İyi niyetle özenen ya da çekemeyen... Bu hayat bizim!

Gelecek ne getirir bilemem ama geçmişin bizden götürdükleriyle bugünümüz sağlam. Geleceğe yatırım oldu geçmişte isteyerek ya da istemeyerek kaybettiklerimiz.

Şuan hayatta en çok sevdiğim 4 insandan 2'si yanımda. Biri anneannem diğeri kocam...
Ben daha ne isterim! Anam babam olaydı bir de değmeyin o zaman keyfime...

Yazmak istiyorum.
Mutluluğumu, mutsuzluğumu herşeyimi yazmak istiyorum.
Çünkü anca ben yazdığım zaman ben olabiliyorum.

SUSSAM SEL, KONUŞSAM DEPREM, YAZARSAM  LAF OLUR.

LAF OLSUN DİYE YAZIYORUM...

Keyifli, keyifsiz, haset, sevimli, özel, güzel, nasıl hissediyorsanız o tarz okumalar...

Saygılar ve Sevgiler
Ayrıca İYİ GECELER;)

19 Ekim 2011 Çarşamba

Sumak Almam Dışında Bugün Hiç Yaşanmasaydı Keşke!

Yerim mutfak bu gece.
Nescafe'm önümde, hafif müzik derinden... Sezen çalıyor şuan.
Sağ tarafım komple deniz, karşı tarafın ışıkları beni süzüyorlar.
Ve ben bundan inanılmaz keyif alıyorum.

Bugün ben çok ağladım. Uzun zamandır ağlamadığım kadar ağladım.
Küfürlerin en açık saçık olanlarını ettim.
Lugatımda ne kadar enteresan küfürler varmış da ben bilmiyormuşum onu anladım.

Şuan bile hayatıma kaldığım yerden devam ederken ben ve herkes, dillendirmek istemiyorum 24 tane ana kuzusunu. Vay gidene... Yarın Best Fm yayınını açacak, herkes bağıracak, ağlayacak en geç 1 hafta sonra herkes yine unutacak ve ateş herzamanki gibi düştüğü yeri yakacak...

Güzel günler görmek istiyorum. Herkes için. Ülkem için. Nefes alıp veren her canlı için.
Vatanın çocuğu olarak onun bunun çocuklarının ellerini kollarını sallayarak aramızda gezinmesini istemiyorum.
Ve bu konuyu uzatmak istemiyorum.

Kendime dönüyorum.

Döndüm bile...

Bugün pazara gittik. Kahvaltılığımız kalmadığı için...  Benim canım sevgilim gık etmeden gezdi benimle pazarda baştan aşağıya. Öyle hoşuma gittiki... Hem pazar çantamı taşıdı hem de beni.
Bütün tezgahları tek tek gezerken ben; nane gördüm, evde bitmiş olduğu geldi aklıma ve tam alırken gözüme Sumak çarptı. Ne olduğunu bilmeden ''eh elbet işime yarar'' diyerekten aldım.

(5 dakika sonra)
İyiki almışım çünkü an itibariyle google'da araştırmam sonucu ağız ve diş eti rahatsızlıklarına birebir iyi geldiğini öğrendim. Tufan'ın ağzında ve diş etlerinde acı ve yara var. Neye niyetsizlik neye kısmet. Şifa olsun sevgilime...

Şuan Emre Altuğ çalıyor. Neden bilmiyorum ama bu şarkı beni çok duygulandırıyor.
Tüylerim diken diken oluyor. Lafta değil cidden... ''Çifte Kavrulmuş''

Biliyor musunuz ben bazen okumaktan nefret edenler dahi okudukları için yazıyorum.
Yazasım yokken bile yazıyorum.
Tabi birde gerçekten beğenerek takip eden, yazmamı 4 gözle bekleyenler için yazıyorum.
Meraklıları unutmamam lazım sanırım. Hissizce ''acaba n'apıyor'' diye kuduranlar içinde yazmıyor değilim.

Eee yazmayı seven insan için sebep mi soruyorsunuz?

Mesela bugün bayrağımızda ip olmadığından tokalarımla tutturduk balkonumuzun demirlerine TÜRK BAYRAĞIMIZI. Herşeyden bahsedip bunu es geçemem.. Kaldırmayacağım. Hep duracak artık!

Bizim kapının önü insanların duraklama yeri gibi. Çok keyifli...
Durup sarılanlar, öpüşenler, ağaç altına oturup oynayanlar, şarkı söyleyenler, tartışanlar, telefonla konuşanlar, taksi bekleyenler, yorulanlar... Sanki hepsinin yeri bizim kapı. İnsanları izlemeyi severim bilenler bilir. İstiklal Caddesine çok gidip tek başıma oturmuşluğum vardır tepelerden insanları seyre dalmak için. Benim istediğim 1 göz Allah bana verdi 4 göz:)

Kötü bir gündü. Acı bir gündü. Yandık. Ağladık.
Kafamı dağıtmak istedim ama dönüp dolaşıp aynı yerde tıkanıyorum.

Bugün keşke bugün olmasaydı.
Sumak almam dışında bugün keşke yaşanmasaydı.

Ah o analar, babalar, eşler, kardeşler!
Nasıl verecek hesabını Allah katında o şerefsiz leşler!!!


Nescafe'm bitti.
Şarkılar saçmalamaya başladı.
Bu kadar yeter.
Evli 1 Kadın biraz Edebiyat'a geçer.



Neyse!

Herkese sevgiler.
İyi geceler.


14 Ekim 2011 Cuma

Işıkların Hızı Onların Kızı...

Işıkların Hızı Onların Kızı



İstediğin müziği aç.
İzmir manzaralı balkonuna geç.
Bir yerlere yetişmeye çalışan arabaları, içi dolu olan otobüsleri seyret.

Karşı tarafın ışıklarına bak umursamazca.
Belki sana yepyeni isteklerini kendi hızlarıyla getirirler.
Neden olmasın?
Senin her istediğin olmadı mı hem? 
Bal gibi oldu. Yine olacak. Sen istedikten sonra yine başaracaksın. 

Gece güzel. Eh biraz kafamda güzel...
İçmemeye hazırlıyorum kendimi böyle içerek. 

Gece farlarını yakıp geçen bisiklet topluluğu paslanmış bibloya dönen, arka balkona tıkılmış bisikletleri getiriyor gözümün önüne. Henüz selesine popomun varamadığı... 
Pardon 1 kez poz vermek için oturmuştum... 

Sevmem yalanı. Beceremem. Becereni hemen anlarım! 

Neyse.

Çok güzel bir gece aslında...
Arabalar vızır vızır, otobüsler dolu geçiyor hala bu saatte. Cuma gecesi...
Gerçi İzmir'in gün ayrımı yok. Ama benim var.

Müziğin sesini biraz daha açtım. Karşı ışıklara baktım. 
Gördüğüm arabaların içindekileri hayal ettim. Mesela içlerinde kimin ya da kimlerin olduğunu, nasıl yerlerde oturduklarını, evlerinin dekorasyonunu, nasıl yerlere takıldıklarını, konuşma tarzlarını, yaptıkları işlere kadar düşündüm. Sahi ben bunları hep yapardım evlerin pencerelerine bakarak. Tepemden uçak geçerken ''hangi şanslı nereye uçuyor'' acaba diye düşünürdüm hep. Nerden biliyordum şanslı olduklarını, belki bir ölüm haberi alıp ağlayarak uçuyordu biri, belki iflas etmiş bir adam terkediyordu şehrini, belki aşk acısından nereye gittiğini bilmeden gidiyordu biri, belki hasta haberine koşturuyordu biri...
Ben hiç felaket getirmedim aklıma, ne kendi ne yakınlarım adına. Felaketimi yazmak isteyenler olduysa da...

Felaket tellalıyım. Önce kötüsünü düşünürüm iyisi sürpriz olsun diye. Bu başka bir pencere kocaman dev apartmanımda.

Dönerim birazdan bir duble daha rakı koyacağım kendime...

Döndüm.
Fonda Sezen Aksu çalıyor. Aşağıdan kalabalık bir grup geçiyor. Sanırım öğrenciler...
Bende öğrenciydim bi dönem.
Sabaha karşı Göçmenköy'de ki börekçiye gitmiştik açlıktan cebimizdeki son paramızla...
Gözlerim mi doldu ne!
Yok bana öyle gelmiş.
Hatta bir keresinde paramız bittiğinde midemizin üzerine bastırarak uyumuştuk açlığı hissetmeyelim diye...
Annemi o saatte uyandıracak halim yoktu. Aslında varmış. Gecenin bir körü besinsizlikten vücudumdaki demir tükendiğinde 2 gün hastanede serum yemek için yattığımda uyandırmıştım uykusundan... Densiz ben. Bok ben! Ne kadar düşüncesiz hain bir evlatmışım ben!

Ya şimdi?
Ah! Keşke zamanı geri alabilsem de onları hiç üzmeseydim.
Her evlat üzüyor işte anasını babasını. Üzmedi diyen ana baba yalan söyler.

Biliyor musunuz çok korkuyorum asi bir evlat sahibi olmaktan. Bana ''sanane'' dediği an ben öleyim daha iyi...
Kahrolurum. Mahfolurum. Bak gözlerim doldu bile.
Ya anasını babasını sevmeyen bir evlat olursa? Ya söz dinlemezse? (ki hangi evlat dinliyorki)!

Kendim yazıp kendim ağlıyorum yine...
Saçmalamıyorum ama!
Korkuyorum.

Bir baba evladına bağ bağışlamış, evladı bir salkım üzümü çok görmüş'ü yaşamaktan korkuyorum.
Ben çok görmedim ama. İstesinler o bağ onların olsun. Ben seyretsem bana yeter.

Ah be!


Karşı tarafın ışıkları!!!!
Bok yediniz işte. Beni taaa nerelere, nelere, nerden nereye zıplattınız!

Düşünce gücüm terledi ışıkların ötesinde.
Sulandırmaya hiç gerek yok.
Hasta olurum yoksa!






2 Ekim 2011 Pazar

Daha Erken Değil mi?


Kısa ve öz: Bize göre değil. 
Gezeceksin tozacaksın da n'olacak? Gezmedik mi? Tozmadık mı?
Yurtdışı mı? Allah nasip ederse alırım çocuğumu giderim. Biraz ortalıklara çıkınca...
Yaşım 28 dolu dolu, Tufan 35 dolu dolu... Tek boşluğumuz bir bebek...
Hayırlısıysa olsun diye dualar ediyoruz. 
Çocuklu arkadaşlarımın kimi '' bekleyin biraz daha gezin'' derken, bir kısmı '' ahh neden bu kadar beklemişim'' diyorlar... 30'a kadar mı bekleyeyim? Tufan 40'ını mı beklesin yani?  Ya tek çocuk düşünmüyorsan?
Hem zaten ha dedim mi olmuyor çocuk. 

Hep derdimki ''anneannem beni gelinlikle görsün, mutluluğumu görsün'' şimdi de ''torununun çocuğunu görsün'' diyorum. Görsün ama be... Nasıl mutlu olur! Beni yıkadığı gibi benim oğlumu/kızımı da yıkar. 
Anne olmayı istemek kalpten gelir birsüre sonra ruha iner en son bedene düşer.
Evet ben anne olmak istiyorum annem gibi. Benim annem gibi. 
Allah hayırlısıyla nasip etsin demekten kendimi alamıyorum. Hemen hemen her gün yatıyorum bu cümle, kalkıyorum bu cümle. Tufan'ı anlatmama gerek yok deli oluyor, benden çok istiyor baba olmayı...
Biliyorum dünyanın en güzel babası olacak o... 
Biliyorum çok sevecek evladını o...
Benim pabucumu dama atmasından ne kadar korksam da, ona o duyguyu yaşatmayı herşeyden çok istiyorum.
İstiyorum eve çok ama ''hayırlısıysa'' istiyorum.

Kız mı istersin, erkek mi? Bu sorunun cevabı hep ''sağlıklı olsun n'olursa olsun''dur. Evet aynen öyle. 
Kaç çocuk istiyorsun? '' Tek çocuk olduğum için tek bırakma taraftarı değilim, ama tabi Allah bilir''...

Bundan 2-3-4-5-6-7 yıl önce bir evlilik yapmış olsaydım evlendikten hemen sonra çocuk yapmayı düşünür müydüm? ''Hayır düşün(e)mezdim çünkü ben daha çocuktum''.

Dua ediyorum sözlü, içten ve şuan yazılı:

Allahım sen evladı olan herkese evlatlarını bağışla, onlara sağlıklı bir hayat nasip et. 
Doğum yapacak, hamile olanlara sağlıkla, sağlıklı bebişlerini doğurmalarını nasip et. 
Anne olmak isteyen bekarlara hayırlı birer kısmet ve sağlıklı bebişler, evli olan benim gibi bütün kadınlara sağlıkla, huzurla, HAYIRLISIYLA güzel müjdeli haberi nasip eyle.... 

Ne diyelim kısmet...

Evlenmeyen, doğurmayan kalmasın. Ama Tayyip'in dediği gibi 3'er 3'er değil, sağlıklı, cebinin, bedeninin  ve ruhunun yettiği kadar... 


Amin!

1 Ekim 2011 Cumartesi

EV'Lİ'LİK SEVENE GÜZEL!


Ne güzel.
Herkes evleniyor. Birbirini gerçekten sevenler yuvalarını kuruyorlar... Bundan 2 ay evvel bizde kurduk. 

O heyecanı, o sıkıntıları, o gözyaşlarını, o korkuları, o duygu karmaşalarını, o stresleri, bütün inişli çıkışlı duyguları bir(e)bir yaşadık. Bazen anlatamadık bazen anlatmadık. 
Gelin olmak her genç kızın hayalidir. Gelin olanı herkes kıskanır. Evli olsa bile...
Misal ben yeni gelin olan arkadaşlarımı gördükçe o günüme geri dönüyorum. Gelinliğimi, düğünümü, o müthiş geceyi, dans edişlerimizi, şuursuzca göbek atışlarımızı anımsamaya çalışıyorum. Anımsamaya çalışıyorum çünkü kare kare geliyor insanın aklına. Videoyu izlediğinizde kendi düğününüze şahit oluyorsunuz. 
Allah evlenen çiftlerin üzerinde melek yaşatırmış, şeytanlardan korusun diye.

Evlilik! Ne kadar güzel şey. Ne kadar zor şey. Deli işi. Bebek işi... Evlilik! Çok şey! Herşey!
Her genç kızın derdidir 15 yaşından itibaren yuva kurmak bakmayın ''evlenmem ben, aman adam mı var, yok yok ben asla, deli miyim ben evleneyim, amaan bütün evlenenler boşanıyor hem, bana göre değil evlilik'' vs. bu lafları hepimiz hayatımızda duymuşuzdur birilerinden ya da kendimizden. Ben henüz geçen yıl ''evlilik bana göre değil  ben asla yapamam'' diyordum. Bu ve bunun gibi cümleleri kullanan her dişi muhakkak eşini aramak için gözleri felfecir okur. Yılana sarılır. Denize atlar. 

Taze gelinim ben. Ukalalık yapıp boş beleş konuşamam. Anca 2 ayı aşkın süredir neler yaşadığımı, hissettiğimi, tecrübe ettiklerimi paylaşabilirim. 

Evlendiğim ilk bir kaç gün ''kaçamak' yapıyormuşum gibi gelmişti. Balayını kafamda sürekli ''dönünce babaevine döneceğim'' düşüncesiyle savaşırken buldum kendimi. Yıllarca yaşadığın evinden 1 gecede 1 imzayla başka bir eve geçiyor olman tuhaf. Neden mi başka bir ev? Her ne kadar kendi zevkine göre, kendi isteklerine göre yerleşsen bile benim evim diyebilmek zaman alabiliyor. Ben daha yeni yeni benimseyebildim. Bakmayın siz ''evim, evim'' yazdığıma ilk zamanlar...
Tufan'dan izin alıyordum buz dolabından bişi alacakken... Onun ne kadar kızdığını buraya yazmayacağım:)
Geçiş dönemi...
550 km uzağa geldim, ondan başka kimsem yok burada. Ve artık sevgili değiliz. Evet sevgiliyiz ama değiliz.
İlk zamanlar uyuması bana çok koyuyordu, oturup ağlıyor enteresan seslerle onu uyandırmaya çalışıyordum. Mesela kumandayı bilerek yere düşürüyordum. Ya da pikeyi öyle bir çekiyordum yerinden hoplatıyordum. Ara sıra korkarsam eğer hala yapıyorum:) 
Evlenince insan alınmayacağı şeylere alınır hale geliyorum. Allah'tan ikimizde farkındayız geçiçi bu alınganlık. 
Mesela çöp dökme işi Tufan'a ait bizim evde. Eğer bana surat asıp, söylenirse ben hemen tripleniyorum. 
Elimde değil işte hemen ağlıyorum. 
Şehir değiştirmiş olmanın verdiği özgüven eksikliğini yaşıyorum.
Akşam eve döndüğünde beni öpüp hemen kuşun karşısına geçip ona sevgi göstermesi bile beni en az 3 kez ağlatmıştır mesela:)
Evlilik ve sevgilili arasındaki en büyük fark şu: Sevgiliylen her görüştüğünde gözgöze, elele, dipdibesindir. Çünkü vaktin dardır. Ve vaktin en fazla 15 saatse bunun abartısız 14 buçuk saati muhakkak temas halindesindir. Yarım saati de telefon görüşmeleri, tuvalet ihtiyacı diyelim...
Evlilikte ise 7/24 yanyanasın. Karışanın görüşenin yok. Tabiki yanyana uzanıp film izliyorsun, tabiki sevgili gibi vakit geçiriyorsun, sokakta yine elele yürüyorsun, yetmedi sarılıyorsun. Ama yeri geliyor ayrı koltuklarda pinekliyorsun. İşte bu ayrı koltuk olayı bana ilk başta ne kadar koymuştu anlatamam. Off diyorum size...
''Ama sen sevgiliyken benim dibimden ayrılmazdıııııııııııııııııııııııın, n'oldu evlenince değiştimi, ben annemiiii özlediiiiiiiiiiiiiiiiiim, sen artık beni sevmiyorsuuuun, tamam bundan sonra sakın yanıma gelme, bari burda uyuma git yatağına uyu!'' gibi salya sümük çok ağlamışlığım var bu 2aylık süre zarfında. Ağzımdan bunlar çıkarken yüreğim başka tabi...
Bende istemiyorum sürekli yapış yapış, yapışık ikiz gibi evin içinde dolanmayı. Bende istemiyorum daracık koltukta 2 kişi oturup sigara içemeden fil, dizi izlemeyi. Ama işte oluyor.
Tartışmalar çok fazla. Öncü değil ama artçı. Evlilikte doğabilecek bütün depremleri artçılar halinde atlatabiliyorsanız, büyük bir deprem size uğramaz. Konuşmak lazım yeri geldi mi susmak, susuşunla karşındakine derdini anlatmak. 

Evde en paspal, uyanmış halini gören adama yine de güzel gözükmeye çalışmak, sana hayranlıkla bakışını izlemek, hayran hayran ona bakabilmek, iğrenmemek, canı acısa canının acıması... Bunlar çok güzel.
Bir evde 1 can haline gelebilmek... 
Allah bütün genç kızlara nasip etsin.

Ama evlilik 'sevmeden' girilmemeli. Üstüne basa basa yazıyorum azıcık olsun sevginiziden şüpheniz varsa sakın ama sakın EVLENMEYİN! Sevmediğiniz adama tahammül etmeniz mümkün değil aynı evin içerisinde. 
Evlilik bir kaçış değil evlilik kapanış. Bir dünyaya 4 ayakla dalış. Sevdiğin adama ne kadar kızarsan kız, küsersen küs en fazla 1 saat sürüyor küsüşler. Fakar eğer sevmiyorsan bu 1 hafta, 1 ay derken boşanmayla sonuçlanabiliyor. ''Ama o beni seviyor'' yok öyle bir cümle! O seni seviyor diye onun anca sana olan sevgisini sevebilirsin. Peki ya senin onun kişiliğine, yüzüne, kaşına, kalbine, beynine olan sevgin? İşte bunların 1'i bile eksik olursa gitmez, yürümez! Bütününü sevmelisin eğer evleniyorsan. 

Herşey bir kenara,
Elleri ve ayakları benim gibi hiç ısınmayanlar varsa size bir sır vereyim mi; 

Gerçekten seviyorsanız,
gece uyurken artık ASLA üşümüyorsunuz.