25 Ekim 2013 Cuma

EV HANIMI DEYİP GEÇME, OKURKEN YORULACAKSIN:)

Yine gece ve ben yine balkonumda oturuyorum.
Duru Belis'in uyuması biraz zor oldu bu gece.
Sabahın 10'undan beri peşinde olup 1 buçuk saat kadar uyku arasında kahve mi içsem, ev mi toplasam, internette mi takılsam, tv mi izlesem, kitap mı okusam, bir şeyler mi yesem derken, hepsini bir arada yapıyorum ya da hangisini yapayım diye düşünürken hiçbirini yapamamış oluyorum.
Çocuğu olmayanlar genelde evde oturan kadına bok atmaya bayılırlar. Bekarken bile hiç böyle bok atışlarım olmadı. Tam tersi hep özendim çalışırken bile evde oturan, hele çocuğu olan kadınlara...  Tipim pek göstermese de anaçlık vardı ruhumda. Ev işine pek sıcak bakmasam da, çocuğa nasıl bakacağımı bilmesem de bir yuvam olsun, bir çocuğum olsun isterdim.
Ve evlendim.
Ve işi bıraktım.
Ve kendimi evime, eşime adadım.

Evi ilk temizlediğim günü hatırlıyorum da... Aslında ben biliyormuşum da yapmıyormuşum.
Oysa ben bilmediğimi düşünüyordum. :)
hamile kaldım. 4 aylık evliydim hamile kaldığımda. Haftada 1 yardımcım geliyordu eve.
Ev çok pislenmiyordu 2 kişiydik neticesinde...
Temizlikle bitiyor mu bir evin işi? Çok zor be.
Hele hamileysen. Sürekli acıkıyorsan, sağlıklı beslenmek zorundaysan, ağır işler yapamıyorsan, yapmak zorunda kalıyorsan, yardımcına bile yardım etmek durumunda kalıyorsan...
Ahhh o günler! Kabus.
Bebeğim dünyaya gelene kadar pek ''ev kadını'' gibi değildim. Şimdi de değilim aslında.
Yani iki araya sıkışmış yarım bir kadınım. Size 1 buçuk yıllık günlük yaşantımı yazmak istiyorum.

Sabah en erken 10:00 uyanış. (ki bu çok büyük bir şans) Duru'nun altı açılır, üstü değişir, kahvaltısı hazırlanır, sütü içirilir, sonra tv karşısına, çitine konulur, oyuncakları ve çizgi filmiyle baş başa bırakılır, bir iki lokma ağzına lokma atılır, hemen kahve içilir, o sıra Duru kakasını yapar, kokusu taaaa bütün eve siner. Hemen altı değiştirilir. Tekrar oyuncaklarına bırakılır ve mutfağa girişilir. Mutfak kalk gidelim haline gelmiştir fakat mutfağı toplamakla vakit harcanamaz çünkü zamanla yarışılır. Duru'nun öğle yemeği yapılır, o arada meyvesi hazırlanır. Akşam yemekleri hazırlanır, ocağa konulur. Saat olur 13:00, yemekler pişedursun, Duru'ya elma verilir ve verimli vakit geçirilir. Oynanır, zıplanır, saklanılır, gıdıgıdılanır, kutulanır, şarkı söylenir, tencere tava çalınır, renkler, hayvanlar, sayılar, kelimeler ne bulursak oynanır, daldan dala atlanır.
Yeni yürümeye başladığımız için oyunlar parmağımı tutup kaldırarak bussbusss (yürüt beni) diyerek bitirilir. Sonra bütün ev turlanır 2-3 kere, bütün odalara girilir çıkılır.
Saate bakılır saat 15:00'a gelmiş ya da gelmek üzeredir. (Bazen bu saatlerde yengemiz bizde ya da biz yengemizde oluruz, Duru yengesiyle oynar, ben sigara, internet, tv üçlemesiyle meşgul olurum)
Uyku saatimiz 15:00'ı geçmemelidir. O da geç uyandığımız için.
Yatak odasına geçilir Duru psikolojisine göre ya park yatağına konulur, ya yatağa yanıma yatırılır, pepee ninnisi açılır ve uykuya geçirilir. Tabi ki yatağa yattığı an uyumaz. Bağırır, çığlık atar. Ama yemezler yanında uyku numarası yapılır, bir kaç kez öper (uyandırma oyunumuz) baktı tepki yok, kendini atar, gözleri önce uzun uzun dalar, küçülür ve kapanır.
O saat işte benim için hem özgürlük vaktidir hem de Duru'yu deli gibi özlediğim vakittir. Hem çok isterim uyumasını, hem de uyuduğunda içim içimi yer. Ama onun için ,onun uyuması gerektiği bilinir. Mutfağa gelinir. Kimi zaman mutfak ve ev derlenir toplanır, süpürülür, yemekler kontrol edilir. Bu arada eğer 11 gibi uyanıp 12'ye doğru kahvaltı yapmışsak, öğle yemeğimiz uyanma saatinde yedirilir. Az evvel kimi zaman yazdım ya, eğer ruhum daralmışsa, rahatsızlığım varsa, bir yerlerimde ağrım, ya da ruhum o an toplamak istemiyorsa, geçip balkona kurulunur, nescafe yapılır, pc başına geçilir, tv açılır tıngırdamak üzere. Ona buna laf yetiştirilir, İnstagramda fotoğraf paylaşılır, yorum yazılır, güzel insanların bebekleri sevilir, fotoğrafları incelenir, beğenilecekler beğenilir, annemle telefonda konuşulur günde 3-5 kez, Duru'nun günlük raporları verilir.
Bloglara bakılır, bir gözle kitap okunur, 1 saat içinde sıkılınır ve yatak odasına geçilip telefonum ve kitabım elimde, çıt çıkarmadan, öksürüğümü bile tutarak yatağa uzanılır. Yarım saat yatılır ya da yatılmaz Duru Belis yatağının kenarına mırmırmır konuşa konuşa dikilir. Suyunu içer, biraz yatakta dönenir, kalkar, konuşur, keyif yapar, sonra kendini kucağa aldırır. Hemen altı açılır, yemeği yedirilir, 40 takla atarak, şaklabanlık yaparak, yerlere saçılarak, üstü başı batarak, kaşık elden fırlayarak... Üstü başı çok batarsa duşa sokulur, yerler süpürülür belki günde 5-6 kez.
Arada çubuk kraker falan yerse, yerde onunla birlikte öğüterek yediği için... Sonra Duru'nun yürüme, sehpaya gitme, koltuktan koltuğa koşma vakti gelir. Uykuda tüm enerjisini toplar. Çenesiyle bedeni aynı hızda hareket eder. İtinayla, sabırla onunla oynanır. Arada puding, çubuk, atıştırmalık ne varsa verilir. Yer, atar, üstüne basar, bastığını eliyle toplamaya kalkar... Özgürdür. Salon kapısı kapatılır, dilediği gibi hareket etmesi için fırsat verilir. Koltuğa tekrar yayılınır, tek göz Duru'da tek göz yine sosyal medyada takılınır. ''hayır Duru, yapma Duru, hadi kızım, o olmaz Duru çünkü o zararlı, oraya dokunma kızım, kızıııım...'' Arada video çekerim, fotoğraf çekerim. Sigara içmek için balkona gelirim, balkondan salonu görebildiğim için, çitine koymazsam eğer, 1 dakika içinde sigarayı ciğerlerime doldurur, kaldığımız yerden devam ederiz. Babamız günde 45347593450 kez arar. Telefona bakamayacak durumda olursak, 2 cep teli, ev teli çalar. En son aramasının saati bellidir ve şükürler olsun ki gelmiş ''bir şey lazım mı'' demiştir. Babası gelince Duru babasıyla kucaklaşır, anne baba üzerini değiştirene kadar bekler, sonra mutfağa girer, babası kızışını alır yarım saat siteye, parka çıkarır. O sırada sofra hazırlanır, baba kız gelir, yemek yenir, Duru'nun yiyebileceği şeyler varsa Duru'ya da yedirilir, kendi yemeğim hep buz olur. Olsundur. Doyumluk yemediği zamanlarda yatmasına yakın pirinç unu muhallebisi yedirilir saat 21:00 gibi... Doyumluk yemişse gece yatarken süt verilir. Gece 00:00 olmuşsa saat ve 21:00 gibi mamasını yemişse, yatarken yine süt verilir. Nerede kalmıştık? Yemeklerimiz yenir, Duru mama sandalyesindeyken eğer duracak gibiyse, çoğu zaman eşimle beraber mutfak toplanır, bazen o toplar ben Duru'yla ilgilenirim, bazen Duru'yu alır salona geçer ben toparlarım. Hele öğlenden bıraktığım mutfaksa aman yarabbim!
Mutfak toplandıktan sonra, Duru'yla babası salonda oyunlar oynar, vakit geçirirler, ben özgürlüğümü ilan ederim. Kahvemi yapar bir güzel otururum balkonumda. 22:30'a doğru babası Duru'yu odaya götürür ve yatak pozisyonunu alırlar, kameradan izlerim onları. Baktım ki uyuyacak gibi değil, bende giderim yanlarına. Karartma uygulayarak ve uyku numarası yaparak uyuturuz. Bu saat kimi zaman 22:30 olur, kimi zaman 01:00'ı bulabilir. İnsanın yatakta en çok yorulduğu vakittir o vakitler. Duru uyuyunca bir keyif daha şarttır. Hani yazdım ya babası yemekten sonra salona alınca ben özgürlüğümü ilan ediyorum diye... Sadece ilan ediyorum. Yine gözüm, tek elim onlarda oluyor. Yanlarına gidiyorum kahvem bitince. Duru uyuduktan sonra hem gün hem kendin tükenmiş oluyor. Kameradan Duru izlenerek şuan ki gibi vakit geçiriliyor. Bir süre sonra kameraya sürekli bakmak yoruyor ve yatağa geçiliyor. Sonra uyku gelip bedenini sarıyor. Ve gün bitiyor. Sabah aynı yazdıklarım gibi her şey yeniden başlıyor. Bu arada sabaha karşı Duru 2-3 kez uykuda konuşuyor ve bağırıyor, ses çıkarmadan kalkılıp eli tutuluyor, başı seviliyor ''ben buradayım'' hissiyatı verildikten sonra uykuya devam edilmeye çalışılıyor.
Çocuklu ev kadınının molası, çalışan kadınınkinden az. Hem çalışan hem çocukluysa Allah güç versin demek isterim. Çünkü işe git gel, yardımcın olsa bile, evin işleri, çocuğa ayrılacak vakit, derle topla al sana gece oldu. Sonra sabah işe git... Allah bütün ANNELERE güç, kuvvet versin. Bu sonsuz sevgiyle, uğurlarında ömür harcanır zaten.
Bekar olduğun günleri özlüyor musun diyorlar? Ev işi yapmadığım zamanlar dışında bir özlemim yok. Çünkü o zamanlar yanımdayken özlediğim bir varlık yoktu kucağımda. Ki ev işini keyiften yaptığında bir sorun yok ama evi bok götürmüşse.... Of diyorum işte o zaman diyorsun ''ah ben bunları yapacak insan mıydım'' diye:) Eve yapacak insandım. Gerek söylenerek, gerek zorlanarak, gerek şarkılar söyleyerek yapıyorum.

Tırnaklarım mı? Maniküre, pediküre muhtaç.
Saçlarım mı? Yıkandıkça bakım yapıyorum.
Yüzüm mü? Sabah akşam kremleniyorum. Sabahları uyanır uyanmaz, geceleri yatmadan.
Kaşlarım mı? Uzatıyorum.

Güzellik kızımın olsun. Ömrüm kızımın olsun.
Benim EN YORUCU VE EN KARİYERLİ İŞİM, DURU BELİS'İM!

Sevgiler ve Saygılar:)


26 Eylül 2013 Perşembe

EVLADIMI TANIDIKÇA KÜÇÜLÜYORUM.

Duru Belis artık büyüyor. O büyüdükçe sabrı, anneliği daha iyi öğreniyorum.
Çocukluğuma dönüp onunla oyunlar oynuyorum. Onun istediği şekilde yönleniyor oyunlarımız.
Yeni huylar türedi. Çığlık, bağırarak numaradan ağlama...
Sürekli baba baba baba ya da anne anne anne anne diye tekrarlama...
Her defasında sabırla ''efendim kızım'' ''efendim Durucum'' diyorum.
Hem siteden hem ig'den arkadaşım Sezen'in tavsiyesi ve deneyimleri üzerine ''efendim ANNECİM'' dememeye çalışıyorum. Çok güzel bir cümle söyledi bana Sezen bununla ilgili. ''Sen hiç kocana karıcığım diyor musun''? Cuk oturan bu cümle benim aklımı başıma getirdi. :)
Bazen ''annemmmmmmmmmm'' diye bağrıma basıyorum fakat hemen aklıma geliyor. Durummmm diye değiştiriyorum:)
Yavaş yavaş olacak. Herkes annesinin karnından anne olarak doğmuyor tabi...

Duru Belis'in sevdiği, nefret ettiği şeyleri artık ayırabiliyorum. Korktuğu zaman bakışlarının değişip, sesli bir ıhıhıı diye gülüşünün altına sığınıp, gözlerini belerttiğini daha net farkedebiliyorum. Herhangi bir bağırış olduğunda, yanında, sokakta, ya da tv'de hemen tepki verip çığlık atıp o sesleri durdurmak istediğini, yüksek sesten hoşlanmadığını anlıyorum. Kaçıp kovalanmaktan, sakladığım bir şeyi aramaktan, eline aldığı bir şeyi zorla değil de oyunla elinden alınması gerektiğinden, kısaca yavrumun gelişimini benim şekillendirebileceğimden artık eminim.
Sevilmeyi, ilgiyi her çocuk gibi çok seviyor. 2 kişi konuşuyorsa, el ve kol hareketleri varsa hoşlanmıyor. Konuşmaya dahil edilirse eğer durum değişiyor. Hoşuna gidiyor.
Uykuya giderken, yatağına koyduğunda, yatağa uzanıp uyuma numarası yaptığımda 2-3 çığlık atıp, baktı uyandıramıyor, kendini uykuya bıraktığını aylardır ben biliyorum. Fakat babasının yanına alıp, alıştırması, değişen mekan ve uyku düzeni bozuklukları sebebiyle mutlaka bir nefese ihtiyaç duyduğu dönemlerde olmuyor değil. Ama ben doğduğu günden bu yana hiç kucağımda uyutmadım kızımı.
Hele ayakta sallamak... Aklımın ucuna geldiği anda bile kovaladım. Uyandığı zamanlar aslında uyanmamış olabiliyor. Gözleri açık kısık kesle konuşuyor. Duru sabaha karşı 3-4 gibi de uykusunda konuşuyor. Bu sebeple uyandığında ilk etapta, ses çıkarıp, yanına gidip kaldırmıyorum. Biraz uzaktan izliyorum. Bazen dönüp dönenip geri uyuyor. Bazen ayağa kalkıyor, bakınıyor ve kendini hemen geri bırakıp, kaldığı yerden uykuya devam ediyor.
2 kişi birbirine sarıldığında çığlık atıyor. Pepee ve kardeşine bile kızıyor:)
Anne ve baba olarak biz birbirimize sarıldığımızda hemen aramıza girip bize sarılıyor. Dışlanmak istemiyor. Sevgi yumağı bir kız Duru Belis.

İleriye yönelik planlarım var, yok değil. Fakat ben istediğim kadar plan kurayım biliyorum ki o kendi için yazılanı yaşayacak, dolayısıyla kendimi hırpalamak istemiyorum. Hırpalamayacağım derken de ''saldım çayıra mevlam kayıra'' dan uzak durmam gerektiğinin bilincindeyim.
Ben anne olarak doğruyu, güzeli öğreteceğim. Eğitimin ailede başladığının bilincinde bir anne olarak, 0-3 yaşın, gelecek hayatında çok önemli olduğunu bildiğim için ona göre davranacağım.

Kendine vurmaya ve ısırmaya başladı son zamanlarda. Neden diye çok düşündüm. Baktım ki oyun oynarken, gürültüden uzak, istediği gibi hareket ederken yapmıyor. İstediği olmadığında, kaos ortamında, kucağa alınmak istemediğinde zorla kucağa alındığında, rahatsız olduğunu hissettiği anlarda saldırganlaşıyor, başkasına zarar veremezse kendine zarar veriyor. 
Sevilmek istediği zaman yanaşıyor. Uyku saati geldiğinde gözleri küçülüyor. Kucak istediği zaman belli ediyor. Oyun oynamak istediği zaman oynuyor, serbest kalıp dolaşmak istediği zaman dolaşıyor, kendi kendine oyunlar yaratıp, ona uymamızı istediği zaman karşılığını alıyorsa sorun yok. Gayet mutlu, uysal,  huzurlu, mutluluktan kahkahalar atıp, çığlık atan bir Durubella oluyor.

Bebeğim büyüdükçe, korkularım büyüyor.
Korkularım büyüdükçe katılaşıyorum.
Katılaştıkça küçülüyorum.
Küçüldükçe, kızımla büyüyorum.

Böyle işte.
Endişelerimin sebebi bir birey yetiştirecek olmam...

Evlat bir sanat eseriyse, sanatçı anne ve babadır.
Allah ileride parmakla gösterilmese bile, kendi çapında ve çağında düzgün bir evlat olmayı nasip etsin evladıma ve herkesin evladına.



25 Eylül 2013 Çarşamba

İnstagram Kafası

Vallahi şu İnstagram hayatıma renk kattı.
Daha önce nerelerdeymiş:)
Kadınların birliği, evet evet yanlış okumadığınız birliği... Biricikliği(!) Egoları...
Herkes doktor, herkes uzman, herkes en güzel, herkes en mükemmel...
Bir fikir sormayagör. Ortalık yıkılıyor. Kimisi gayet dostane, fikir verirken, kimi ''mutlaka öyle yapılmalı, kendisinin yaptığı en doğrusu!!!'' gibi yazıyorlar.
Çok ilginç geliyor bana. Mesela ben fikir sorulduğunda '' başıma gelmişse, ya da o konu üzerinde az da olsa bilgim varsa, kesin bilgi gibi değil de, fikir paylaşıyorum. Doğrusu da bu değil mi zaten. Allah korusun benim verdiğim ''kesin bir bilgi''yle kötü bir şey olursa ben bunun altından nasıl kalkabilirim? Bunu düşünerek yazıyorum, konuşuyorum, paylaşıyorum. Ne bileyim komikler.

Mesela doğum günü tema hırsızlığı?
Ne demek lan tema hırsızlığı?
Temalar bellidir zaten.
Başlıcaları erkekler için: Kral, Araba, Pepee, Prens, Kovboy, Şehzade, Ayıcık, Arı vs.
Kızlar içinse: Güller, Kuşlar, Mini Mouse, Prenses, Uğur böceği, Puantiye falan...
Yani genelde kullanılan temaları mutlaka birileri daha evvel kullanmış ya da kullanacaktır.
Bu neyin hırsı, neyin kafası, hiç mi işiniz yok da milletin temasını ki, teması farklı olduğu halde ufacık bir yerde gördünüz diye kuduruyorsunuz? Bu kadın milleti hiç mi değişmeyecek arkadaş?

Benden gördü. Benden çaldı. Benim fikrimdi. Benim planımdı. Benim benim benim...
Ne bu benimlik, ne bu bencillik.
Kimsiniz siz?
Eskiden ''tema''mı vardı. Nereden öğrendiniz temalı doğum günü yapmayı?
Susun bu yüzden bence.

Biri profiline ''beğenmeyeni gizli gizli izleyenleri silerim'' yazmış.
Komik ama haklı. Ne diye profilimi izleteyim gizli gizli takip eden, didikleyenlere... Haklı.
Yazar mıyım? Asla yazmam. Ama kendince dürüst davranmış. Ve irtibata geçmeyenleri listemde tutmam demiş. Bu büyümüşte büyümüş, hemen hemen herkesin fotoğraflarının altında geyiği dönmüş. Velev ki takip ediyor ve beğenmiyor... Aslında o gizlice beğeniyor da, beğene tıklayacak kadar egosuna kıyamıyor, neden takıyorsun? Gizli hayranlar, sürekli hayranlardan daha gurur okşayıcı:)

Birileri var ki çete halinde. Herkesin açığını arıyor. Herkesi aşağılıyor, herkese bir kulp buluyor. Sanırsın ki muhteşemler. Çok fotoğraf koydun engelle, az foto koydun engelle, yorum yazmadın engelle, beğenmedin engelle. Çok beğendi engelle. Hava atıyor engelle, ezik takılıyor engelle... Arkadaş senin instagramdaki varlığının sebebi ne?
Ne için varsın?
Yok ol.

Keşke instagramda kalp yanında kırık kalpte olsa o da ''beğenmedi'' anlamına gelse.
Harbiden çok güzel olurdu. Her fotoğrafa tepki verilse. Beğendi ya da beğenmedi. Boş geçmek yok:)
Ona da ''beğenmedi''ye tıklanıyor diye çıldırırlardı herhalde.

Tuhaf kafalar.
Günün eğlencesi. Ben ve benim gibi boşumsu dolu insanların tek eğlencesi diyebilirim:)

Beğenilsin diye fotoğraf koyarlar, fotoğraf koyanlara bok atarlar.
İronik bir ortam.
Kadın çokluğunun, bokluğunu en güzel anlayabileceğiniz bir sosyal mecra.

Annelerin annelik yarışı, bekarların evlilik yarışı, erkeklerin karı arayışı, yemek yapanların yemek yarışı... Yarışmaya mı girdik paylaşıma mı anlayamadım ben. :)

Fikir almanın, paylaşmanın, egolardan uzak durmanın güzelliğine bir varsalar eminim ne kendilerine ne de başkalarına şu güzel ortamı çirkinleştirip zehretmezler.

He kendi adıma baktım deli savrul geri yapıp sallamıyorum. Bu arada delinin önde gideniyim. Ama tutup sanal alemde, sanal prenseslik, sanal magandalık, sanal manyaklıkla kimseyle takışma derdinde değilim.

Yarışmacı arkadaşlara kendi alanlarında başarılar dilerken,
Paylaşımcı arkadaşlarıma, beraberce daha güzel paylaşımlar dilerim:)

Öptüm.

19 Eylül 2013 Perşembe

KURALLIK KURMAK FALAN

Of amaaan bende. Çok sıkıcıyım bugünlerde. Pek sıkıcıyım.
Her gün aynı işler. Uyan, yedir, içir, sıçır, derle, topla, yemek, içmek, yat uyu.
Uyan, yedir, içir... Böyle gider. Bana gelir.
Yani sükunete o kadar ihtiyacım var ki, en ufacık bir gürültü sinirlerimin zıplamasına yetiyor.
Gerginim.

Şimdi az iyiyim.
Açtım biramı, yaktım mumlarımı, sigaram ağzımda, tek gözüm kısık, yazıyorum bir şeyler.
İçeriden TIRTlar Vadisi'nin boktan sesi gelmeyeydi iyiydi.
Neyse. Alıştık yıllardır.

Duru kuzum dün geceki uyumama kabusundan sonra bugün 22:45 sularında uyudu.
O uyuyunca, uykusunu alınca, o doyunca, o huzurlu olunca, o kendi halinde, o benim halimde olunca çok mutlu oluyorum. Anlatılmaz yaşanır bir duygu. Neyse.
Neyse.
Neyse demeyi çok seviyorum.
Heee aynen. Aynen'i de ayrı bir severim.

Mesela bazen evden dışarı adım atasım gelmiyor. Kimseye iyiyim demek zorunda kalmak bile istemediğim anlar oluyor. Bazen tam tersi sokaktan içeri girmek istemiyorum.
N'aber dediğim tek bir insan kalsın istemiyorum. Sokaktan geçenlere bile hatır sorasım geliyor.
Hep 2 uçtayım. Ortam yok.

Bu arada bir liste yapmaya karar verdim. Umarım uygulayabilirim.
Saat saat yapılacakların ya da yapılması gerekenler listesi.
Uyku saati, uyanma saati, sokak saati, mama saati, oyun saati, park saati, gezme saati, misafir saati, eğlence saati, yazma saati, içme saati, kahve saati... Tabi ekstrem olaylar dışında bunlara uyma zorunluluğu olacak. Kendime koyduğum kuralları sadece kendim bozacağım.
Önce o listeyi hazırlamakla başlamam gerekecek.
Kuralsız, gelişine, gidşine, öylesine yaşadığım bu hayat beni çok yordu.
Henüz 18 yaşında olan bedenim ve ruhum günden güne değil,
 
sanki saatten saate hızla büyür oldu.

Mesela öyle bir liste hazırlamalıyım ki, Duru'nun uyku saati geldiğinde sokağın ortasında, eve dönülmeyecek yollarda da olsam Duru'yu uyutmalıyım. Mama saati geldiğinde yanlışlıkla toplu taşıma aracında da olsam Duru'yu yedirmeliyim. Yazma saatim geldiğinde tuvalette bile olsam yazmalıyım. Her kural ihlalinde kendime bir ceza belirlemeliyim. Ve affı olmamalı.
Yoksa böyle, bu gevreklik, gevşeklik, tutumsuzlukla hem kendimi hem evladımı dengesiz yetiştireceğim.

Aman neyse şimdi uyuyan prensesin şerefine dibini görüyorum biramın.
Şerefinize a dostlar.




10 Eylül 2013 Salı

YAZMAYA NİYETLİYDİM. NİYETİMİ BOZDUM.

Ne yazmamı istersiniz?
Ne yazmayayım?
Ben bilemezken siz nereden bileceksiniz.
Küllüğüm dolu.
Mum yakmaya üşendiğimden tavandan aydınlanıyorum.
Önümde votkam. Vişne suyu olmadığından, süt koyamayacağımdan, kolayla idare ediyorum.
Fonda Onur Akın- Geceyi Sana Yazdım var şimdilik.
Neden mi şimdilik? Çünkü ben şarkıları sonuna kadar dinleyemem.
Dinlemek istediğim yere kadar dinler, başka şarkıya geçerim.
Twitter önümde açık. 
Direnişi izliyorum. İzleyerek direniyorum.
Sevdiklerime zarar gelmesin diye dua ediyorum.
Bak dua ediyorum yazdım. Bende Müslümanım.
Bende insanım.
İçen, sıçan, yiyen, gülen, ağlayan, ağlatan vs.
Başı kapalı tanıdığım da var, mini etekli olanda...
Seviyorum hepsini.
Her görüşe saygım var. Ama kardeşi kardeşe düşman eden kesime değil.
Neyse benim sayfamda siyasete yer yok.
Benim sayfam sevgi, benim sayfam hüzün, benim sayfam ben...
Bu geceyi kendime yazıyorum. Kendimi yazıyorum bu gece.

Değişti şarkım. Hemen bir sigara yaktım ve ''Sigaramın Dumanı'' Ezgi'nin Günlüğü...
Kafan güzel demeyin. Kafam içmeden de güzel.
Onca negatiflik içinde pozitif olabilitem sebebiyle her daim gülebilirim. Gülerken ağlayabilirim.

Kendime tahammül edemediğim anlarımda olmuyor değil.
Hep kendimi sevecek değilim ya...

Of işte siren sesleri geliyor. Neden?
Kayıtsız kalamıyorum.

Vazgeçtim anasını satayım yazmıyorum.
Beni tanıyan, bir harfimden bilir.
Yazmıyorum.
Hayırlı geceler diliyor, okumaya, dinlemeye ve içmeye gidiyorum.
Bye.

9 Eylül 2013 Pazartesi

SİLGİSEL MEKTUP

Bir mektup yazdım bugün.
Zarf yoktu. Kalem yoktu. Kağıt hiç yoktu.
Kafamdan bir mektup yazdım bugün.
Kimseye.
Ben yoktum.
Sen yoktun.
O yoktu.
Biz yoktuk.
Siz yoktunuz.
Onlar yoktular.

Elimde tek olan silgiydi.
Bana o hayali mektubu yazdıran silginin üzerindeki mürekkep lekesiydi.
Duvardaki kiri sildim, gitti izi.

01:28

Han Ve Ham!

İçimde biriken öyle çok hikaye var...
Birini yazmaya kalksam, diğeri hemen sızıveriyor. Ötekini yazmaya kalksam eksik kalıyor.
Bu yüzden ben hikaye yazmıyorum artık.
Yazamadıklarım kadar yaşıyorum. Ya da yaşadığımı sanıyorum.
Karanlıkta dağılmayı hanginiz sevmiyorsunuz?
 
En güzeli nedir bilir misiniz?
Kendi kıyınızda, dalgalarla boğuşmak...
Düşlere düşmek. Ya da kalkmak. Veya düşüp kalkmak.
Yazıp yazıp silen, yazamayan, yazmaktan habersiz, kalemsiz ve kitapsızlara inat,
 kendi kıyında boğuşurken boğulmak. Kim bilir? Kimse.
Sahi o kimse kim?
Eli kalem tutan herkese bir kulp takanlar mesela.
İlham geldi dediğinde ''İlhan mı, hımmm o da kimmiş, baksana karıya ilhan gelmiş'' kafasında yaşayanlar...
Okumak istemeyenler şimdiden kapatabilir demek isterdim de, saçma bulanlar, hatta bok atanların daha çok okuduğunu biliyorum.
İşte bu yüzden, beni sevenler için değil, sevmeyenler için yazıyorum daha çok.
Herkes gibi. Ya da ben gibi.
Keşke yazdığım cümleleri 2 kere okuyor olsam.
Düşünerek konuşmayan benden, düşünerek yazmam beklenemez.
 
Hayatı hiç uçağa benzettiğiniz oldu mu? Benim oldu. Ne alaka diyenleri duyar gibiyim.
Bana göre öyle. O kadar.
Urfa'nın etrafı dumanlı mı, o odalar soğuk mu bilmem ama Eylül'de geldim ben.
Hem dünyaya hem yazılarıma.
 
Sevmeyerek didikleyeceklere duyurulur: Kitapsızlar! Bir ben mi kaldım okuyacağınız?
Bundan sonra size çok malzeme çıkacak.
İlHAM geldi. Hani o sizin İlHAN sandığınız...
 
Ham ve Han! 
 
Hadi oradan!
Döndüm işte.
Yazıyorum. Öyleyse yaşıyorum.
 

UZUN ZAMAN OLMUŞ YAZMAYALI, BU YAZDIĞIM YAZIDAN SAYILMAMALI!

Koskoca 2 mevsim geçti... Ben anca açabildim bloğumu.
En son Mart ayında yazmışım. Ne yazdığıma bakmadım bile, vakit kaybetmemek için.
Bu süreçte neler yaşadık, neler gördük, neleri görmezden geldik, nasıl eğlendik, nasıl sıkıldık.
Falan filan işte.
Geldik Eylül'e... Hüzünlü Eylül. Doğduğum ay. Benim ayı'm.
Aslında en sevdiğim ay.
Neden annemler adımı 'Eylül' koymamış, hem de bu denli yakışırken bilemiyorum.

Günlerim Duru Belis'le dolu dolu geçiyor. Yürümesek de yürüme atakları yaşıyoruz. Elinden tutulup sürekli gezmek istiyor. İstediklerini çok güzel belli ediyor ama biraz kendini parçalayarak. Ağlayarak istediklerini yaptırmaya çalışıyor. Nasıl vazgeçireceğiz bilemiyorum.

Kızıma çok güzel bir doğum günü partisi yaptık. İlk doğum günü olduğu için kaçınmadık hiçbir şeyden. Koşuyolu'nda Bi'Parti isimli mekanda aile büyüklerimiz, arkadaşlarımızla 40 kişilik bir organizasyon düzenledik. Bir kaç fotoğrafla özetlemek gerekirse:









Aslında büyüklerin olmadığı sadece çocuklu bir doğum günü hayal ediyordum. Fakat ilk doğum günü olduğundan bütün büyükler yanında olmak isteyeceği için ayırım yapamazdım. 2. yaş gününe inşallah bol arkadaşlı, hiç büyüklü bir doğum günü düşünüyorum:)Büyüklere evde bir pasta keserim işte:)

2 Temmuz'u böyle atlattık. Her şey çok güzeldi...
11 Temmuz eşimin doğum gününü, 16 Temmuz 2. evlilik yıldönümümüzü de geçirdik.
Temmuz... En sevdiğim ay. Eylül'den sonra.
Neyse.
Sırada benim doğum günüm var.
12 EYLÜL :)

Her sene sayarım doğum günüme 11 ay kaldı, 10 ay kaldı, 6 ay kaldı, 3 ay kaldı, 1 ay kaldı, 20 gün kaldı diye... Bu yıl sayamadım. 3 günüm kalmış. Bari bugünden itibaren sayayım:)

Ne yazdığımı bile farkına varamadığım bir yazı oldu bu. Cümlelerim bana çok uzak.
Sanki ben değilim bunu yazan.
Telafi edeceğim. Yalnız kaldığım bir vakit sizlere onlardan, bunlardan, kendimden, kendimden sandıklarınızdan, herkeslerden bir şeyler anlatacağım. Bunun için az biraz karanlık, mum ışığı, sessizlik, inceden bir müzik ve uzun bir gece gerekir. Şimdilik bu imkansız. Çünkü ben ''bana ait'' kalan zamanlarımda ne yapacağımı düşünüp karar verememekten, o zamanı tüketen biriyim. Bakalım ne zaman 'bana ait bir vakit' bulacağım ve yazacağım... O Güne kadar görüşmek dileğiyle. Sevgiyle kalınız:)

14 Mart 2013 Perşembe

BEGÜM SAYFAYI VE VAKTİ BOŞ BULURSA

Bol bol yazacak vaktim vardı bu hafta. Ben ne yaptım? Yan gelip yatmayı seçtim.
Canımın içi teyzem ve anneannem bendeydi. Sırtımın rahatlıktan ağrıması ise ayrı bir konu:)
Sanırım fazla rahatta adamı hasta ediyor. Evim toplandı, çamaşırlarım yıkandı, ütülendi. Son 1 aydır kaybettiğim düzenimi gelip cuk diye geri oturttu teyzem. Ne şanslıyım ben!
Allah başımdan eksik etmesin ailemi.

Bu arada Duru hanım sevgi yumağı oldu. Ve inanmak istemesem de çocuğuma garip şeyler olmakta. Nasıl mı? Yatağına koyunca uyuyan hanım kızım, beni başında istiyor. Çaktırmadan kendimi saklayınca avaz avaz bağırıyor. Dayanamıyorum yanıma alıyorum. Küt diye uyuyor. Son bir kaç gündür böyle. Ne yapacağım  bilmiyorum... Oysa ben bana yapışık bir çocuk olsun hiç istemiyorum. O da benim bu isteğimin tam tersi davranışlar sergilemeye başladı. Oynarken bile çoğu zaman beni yanında istiyor. Bunun emeklemesi var , yürümesi var... Var da var! Ne yapsam bilemedim.
Gerçi yanlış anlaşılmasın bu hallerini sevmiyor değilim. Ama bir gerçek var ki adam olacak çocuk bokundan belli olur. Bokunu yalnız yapmaya alışmasını istiyorum işte. Sorun burda. Paçama yapışmasın. Kendi kendine yetebilen bir çocuk olsun.

Şimdi gündemde başka bir şey daha var. ''Eğer ikinciyi düşünüyorsan geciktirme''... Oldu ben bir Yaşar Bakkala sipariş vereyim, hazırlasın bize ikinciyi... Daha Duru Belis'ime doymadan ikinciyi nasıl yaparım? Aslında yaparım ikiz gibi büyürler. Ama Durubella'ma ihanet etmiş olur muyum? Bir de oğlum olsa fena olmaz hani... Yok ya kız mı olsa acaba? Kız kıza arkadaş gibi büyürler. Yok ya belki kızım kardeş istemeyecek... Yok yok ister canım bende istemiştim. Ama neden ben şuan halimden memnunum hem, iyi ki kardeşim yok diyebiliyorum. Ya bencil olursa? Ya kıskançlık duygusu gelişirse? Of'! Başım döndü! Tek çocuk şımarık derler.

Evet şımarığım ben. Sevgi arsızıyım. Öyle şımarık deyince insanın aklına ağız burun yaya yaya konuşan, abuk subuk tipler gelir. Yok yavrum ben onlardan değilim. Arsızım ben. Çok severim. Çok paylaşırım. Benim olan şey ilk 1 hafta benimdir. Sonra herkesin olabilir. Malım kıymetli değildir. Kıskanmam, özenmem. Onun var neden benim yok demem. Onda varsa benimde olmalı demem. Her gördüğümü istemem. İstediğim şeyi direkt dile getiririm. Taklit etmem. Etmiyormuş gibi yapıp onun bunun kopyası gibi gezmem. Varken güzel yaşar, yokken idare ederim. Ne bileyim işte ben annemle babamın prenses kızıyım.

Şimdi bir kardeşim olsa da acaba böyle mi olurdum? Yani bilemiyorum kardeşlik nasıl bir şey... Arkadaşlarımda giderdim ben o kardeşlik duygusunu. Tabi ben kardeş gördükçe, arkadaş muamelesi gördüğümden pek hissedemedim, kardeşimin bana nasıl davranabileceğini. Olsaydı iyi olur muydu? Olurdu. Yok ya olmazdı. Aslında olurdu. Hayatta tekim. Allah ailemi başımdan eksik etmesin ama onlara bir şey olsa kimsem yok. Ama neden BEN varım. İnsanın en iyi dostu kendisi değil mi? En iyi anlayanı... Yeri geliyor kardeş kardeşe bıçak çekiyor. Kardeş kardeşe ihanet ediyor. Yok ya. Böylesi iyi. Neyse gelmişim 30 yaşına, olmuşum anne. Şimdi kardeşim olsa ya da olmasa konusunu burada kendi çapımda tartışmam gereksiz. Sorun şu ki Duru'nun kardeşi olmalı mı olmamalı mı? Buna önce ALLAH sonra eşimle biz karar veririz. Yani siz istediğiniz kadar konuşun.

Aklıma su kaçtı bir kere.
Hooop yuttum suyu.
Şimdilik kalsın. Belki 2 sene sonra diyor bu bloğu burada noktalıyorum.
Sevgilerle...

6 Mart 2013 Çarşamba

FacebookİnstagramTwitterBen

Şimdi gelelim Sosyal Medya'ya,
Bir kere kim ne derse desin, benim bir uzvum gibi.
İnstagram, Facebook ve Twitter...
Bu üçü benim en kalabalık dostum.

Facebook'ta Kadınlar Kulübüm ve ailem, Twitter'da atarlanmalarım, İnstagram'da fotoğraflarım...

İlk bağımlılığım Facebook'tu ama hakikaten boku çıktı. Eskiden çok sık durum güncellemesi yaparken şimdi sadece fotoğraf paylaşıyor, ailemle görüşüyor, fotoğraf altına yapılan yorumlarla eğleniyorum. 2012 Temmuz Annelerimle laflıyorum. Hee bir de top patlatıyorum:)
Eskisi kadar haz almasam da takılıyorum, bakmadan yapamıyorum.

Twitter'a 4 yıl evvel transfer oldum. İnsan durduğu yerde bile kafasında cümleler uçuşur. Dili sussa bile beyni konuşur, kalbi konuşur. Hadi konuşmuyor benimki desenize... Yok öyle bir şey. İnsan düşünmeden duramaz. Bir kelime, bir cümle mutlaka kurar insan içinden. İşte ben içimden kurduklarımı twitter'a yazanlardanım. Twitter insanların olmak istediği insanı konuşturdukları yer bence. Ve ben bu alemde kendimi şanslı görüyorum. Çünkü olduğum insanı net bir şekilde yansıtabiliyorum. Alakasız bir cümle kurup alakasız insanların üzerine alınmasına sebebiyet verebiliyorum. Dolayısıyla üstüne alınan insanların NE OLDUĞUNU öğrenebiliyorum. Güzel yer şu tibitır:) He ismime olmasa daha rahat küfür edeceğim ama işte olmuyor bazen. Hani anne olduk ya, biraz ağır olmak gerekiyor'MUŞ. Yazdıklarım benim ağırlığımı alır'MIŞ. Eh zaten ben yazarken hafifliyorum. İşte ağırlık hafiflik anlayışlarım farklı benim:)

İnstagram... Son gözdem. En sevdiğim. Fotoğraf manyaklığının en uç hali. Fotoğraf çekmek, paylaşmak, paylaşılanları beğenmek, izlemek, yorumlaşmak çok keyifli. Hele benim gibi anneler ve anne adaylarıyla tecrübelerimizi, anlarımızı paylaşmak çok keyif verici. Bilmiyorum belki hoşlanmayanlar olabilir ama benim için çok büyük eğlence. 1 saat bakmazsam kendimi eksik hissediyorum. Seviyorum işte var mı diyeceğiniz:)))

Tabi bu sosyal Medya'da yer alan herkes 1 değil. Bu da beni daha bir bağımlı hale getiriyor. Benden farklıları, benden iyileri, benden güzelleri, ben gibileri izledikçe mutlu oluyorum. Kadınların çok olduğu yerde bok eksik olmaz. Bu bir gerçek. Ama ben bir kadın olarak kimseye kadın gözüyle bakmıyorum. ANNE olarak gördüğümden kimseyle bir problem yaşamıyorum. Problem yaşayan, yaşamaya çalışanlardansa hemen uzaklaşıyorum. Sanal alemde, sanal kavgalarda hiç işim olmaz. O onu demiş, bu buna laf demiş, o onun yaptığının aynısını yapmış, bu onu kıskanmış, o patates yemiş bu yumurta tarzında muhabbetlere kalemim, gözüm kapalı.
Herkes patates, yumurta yesin, ben soğanımla mutluyum.

Öyle böyle şöyle işte sosyal medya bağımlılığım var mı ? VAR.
Kendim gibi bir çok insanı bağımlı hale getirdim şu İnstagram, Facebook ve Twitter'a.

Sosyal paylaşım sitelerinde sosyalleşmek güzel. Hele ki vaktinin çoğunu evde geçiren bir anneysen.

28 Şubat 2013 Perşembe

YAZMIYORUM, ÖYLEYSE YAZIYORUM

Yazayım demekle yazılmıyor.
Yazdıkların yaşadıkların olmasa da, üzerine yapışıyor.
Herkesin elinde bir japon yapıştırıcısı. Bayılıyorlar fikir yürütmeye.
Bende bayılıyorum fikir yürütmelerine.
Besleniyorum. Çünkü ben sinirlenince yazmayı daha çok seviyorum.
Bazen sırf yazmak için sinirleniyorum.
Biliyorum deliyim.

Ama sizin deli anlayışınıza ters geliyorum. Düz gidiyorum.
Bu arada yazarken ben çok sigara içiyorum.
Ellerim buz gibi oluyor.
Son nokta gelsin istemiyorum.
Okunmasa da ben KENDİM için doya doya yazmak istiyorum.

Sizi yazmak, beni yazmak, onları yazmak, herkesi, her şeyi yazmak istiyorum.
Niyet ediyorum niyet eyliyorum. Ama nedense ilk cümleden sonra cümlelerimin abdestini kaçırıyorum. Kalemim çok hain. Siz bunu bilmiyorsunuz ama VİCDANLI kalemimin HAİN cümlelerini okurken siz, ben genelde gülümsüyorum.

Mesela ben geceleri oturmayı çok seviyorum. Kimse sevmiyor. Bu sebeple kimse beni sevmiyor.
Bu sebeple bende kimseyi sevmiyorum. Ne güzel anlaşıyoruz işte.
Bu arada bir sigara daha yaktım.

Daha kaç satır oldu ki yazmaya başlayalı?

Gece demişken... İçim bir tuhaf oldu. Geceler daha uzun olmalı bence.
İnsanın hayatıyla, yaşadıkları ve yaşayacaklarıyla yüzleştiği saatlerdir o saatler.
Gecenin körü, insanın gözünü açar, gündüz ise kör eder insanoğlunu.
Böyle işte.
Yazmak için yazdığım nasıl belli nasıl!

Birikmiş o kadar çok şey var yazmayacak. Şimdi bu nasıl cümle?
Evet yazmayacak. Yazmam gerekenleri değil yazmamam gerekenleri biriktirmeye başladım artık.
Eline kalemi alan (y)azıyor.
Elime kalemi alıyorum ve görüldüğü üzere yazmıyorum.
Bu yaptığın ne şimdi derseniz eğer? Ki dersiniz siz.
Ben yazmıyorum.
Buyrun size yazmadığım birikmiş bir yazı.
Doya doya, olmadı mı soya soya okuyun.
Nasılsa ben günün birinde giydiririm...

;)

8 Şubat 2013 Cuma

BENİ BANA MEŞGULE VERENLER VAR:) ANA!

Nerde kalmamıştık?
Valla ne yalan söyleyeyim kaldığım çok yer var. Gidemediğim tek yer. KENDİM...
Biraz kendime gelmem şart. Öyle saçla başla oynamak, manikür yaptırmak falan değil demek istediğim. BEN yani. Şimdi size oturup kendimi anlatacak halim yok. İşte bu cümleden bir şeyler çıkarmak gerek. Ki ben severim uzun uzun beni yazmayı. Gezmeyi, görmeyi, sevmeyi, muhabbet etmeyi, oynamayı, fotoğraf çekmeyi, şiir yazmayı, bir şeyler karalamayı...
İşte ''o ben'' nerede? Gidemiyorum anasını satayım. Vaktim var, yok dersem yalan söylerim.

Ama işte çevre, okuyan gözler, birbirine okutturanlar, ''bak bak neler yazmış'' diye... Atıp tutanlar, paranoya yapanlar, üzerine alınanlar, hayal dünyamın bile içine sıçanlar... 3 harfli G ile başlayan 2 organına da müdahale edemiyorum maalesef insanların. Kendimi bıraktım, hayallerimi, gördüklerimi yazarken bile ''acaba yazsam mı'' duygusu uyandırıyor bazı kutusu bozuk insanlar.
İşin ilginci internetle uzak yakın alakası olmayan insanlar bile yazdıklarımı takip ediyor. Etsinler. Edilsin diye yazıyorum ben zaten. AMA BE GERİZEKALILAR! Yazıyorum okuyun diye. Yorum yapın diye, üzerinize alının diye değil. Hadi alının. Alınmış bulunun. Peki ''SİZİ KASTETTİĞİMİ'' nereden biliyorsunuz? Demek ki ''tam da sizi anlatmış oluyorum'' değil mi?

Siz boşaldığınız sürece ben dolacağım. Ve inanır mısınız bilmem ama ben İSİM vermeden yazmaya devam edeceğim. X'e kızacağım Y üzerine alınacak ve ben o Y'nin gerçek yüzünü öğrenmiş olacağım. Ne tuhaftır ki X'te Z'ye yazdığımı düşünecek. Ulan kemik kafa! Belki boşluğa yazıyorum, olmayan insanlara yazıyorum. Yazıyorum işte. Yazmayı seven insanın ''ne yazdığına bakın, kime yazdığına' değil. Ama doğru cümlelerimi anlamak biraz beyin istiyor.

Ben bana ulaşmaya çalışıyorum, beni başkaları meşgule veriyor.  Bu nasıl iş anlamadım anasını satayım. Çekin lan ellerinizi üzerimden. Tuşlarken numaralarıma dikkat edin. Öyle her istediğiniz numarayı çeviremezsiniz ben kilit kodumu girmediğim müddetçe. Teknoloji harikasıyım lan ben. Ne sandınız. Ama sizin elinize alıp oynayamayacağınız kadar pahalı, kaliteli ve TEKİM! Kusura bakmayın siz elinizdeki oyuncaklarınızla, ya da milletin oyuncaklarıyla beni izlemeye devam edin. Sözlerim gezerken gözlerinizde, beyninizi fazla yormayın.

Şu facebook, twitter ne kadar boş ama hoş şeyler.... ANLAYANA...
Paylaşım yapıyorlar. ''Begüm bizi beğenmedi'' ... Begüm sizi beğenmek zorunda mı?
Begüm beğendiği bir şeyi beğenmeden geçmez zaten. He görmemiş olabilir. Ama beğendiği bir şeyi ASLA beğenmemezlik yapmaz. BEGÜM siz değil şekerim...
İşte bu sebeplerden ötürü sosyal medya benim en eğlendiğim yer! Kim ne yapmış değil de, kim neyime takmış, kim neyime sarmış... :)))

Evet sayfanızda fazlaca yer alabilirim. Buyrun silin. Kimseyi zorla tutmuyorum listemde. Ben tek kişi kalsam dahi ''ki kalmam'' ! PAYLAŞACAĞIM.

Begüm yine birilerine kızmış. Begüm yine laf sokmuş. Begüm'ün kafasını yine birileri bozmuş. Begüm çıldırmış. Begüm'e bak galiba mutsuz. Begüm ne kadar da mutlu. Begüm amma foto paylaşıyor be. Ne gerek var Begüm sürekli ortalarda. Evet canım evet. Siz ne düşünürseniz evet.


ŞÖYLE SÖYLEYEYİM VE NOKTAYI KOYAYIM.
SİZ NE DERSENİZ DEYİN. NE DÜŞÜNÜRSENİZ DÜŞÜNÜN.
NE YAŞARSAM NASIL YAŞARSAM YAŞAYAYIM , SİZE KARŞI

BİR KULAĞIM KUMKAPI, DİĞERİ YENİKAPI....

HADİ YALOVA YALOVA YALOVA...
SERVİS KALKIYOR:)

YAZIYOOOOO YAZIYOOOOOO BEGÜM YİNE BİRİLERİNE SALDIRIYOOOOOOOOOOOOOO...

Hop dedik.
YALLAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAH:)

29 Ocak 2013 Salı

BEN GECENİN İLK HECESİYDİM. ŞİMDİ NOKTASI.

Gece.
En verimli olduğum saatlerdi eskiden. Okurdum, yazardım, izlerdim, düşünürdüm. Taaa ki anne olana dek. Şimdi her boş vaktimde ''acaba nasıl değerlendirsem'' diye düşünürken o boş vakit bitiveriyor. Duru Belis hanım gözlerini açıyor ve benim planlayamadığım planlarım hoop suya düşüveriyor. Şimdi boş vakit mesela ama saat 01:15. Ve sabah hazır asker olacağım. Kahvaltısı, kahvaltıdan sonra meyvesi, meyveden sonra sebzesi, sebzeden sonra yoğurdu, yoğurttan sonra sütü, sütten sonra maması... Ve bunların düşünceleri bazen bulmaca çözer gibi. Yoruyor. Ölçüsü, çeşidi, rengi, kokusu, ayarı, tonu, kaşığı, tabağı, pisliği, tükürüğü, hıçkırığı :)
Yorgunluk çok tatlı. Tatlının aşırısı komaya sokar ya adamı o hesap işte. Şimdi ben bu satırları yazarken sabah kalkıp hazırlayacağım kahvaltıyı düşünüyorum. Gün aşırı yumurta verecektim ''unutma Begüm yarın yumurta haşlayacaksın''! Acaba terayağı koymaya da başlasam mı? Ya dokunursa? Ama doktor ver dedi. Hay anasını be! Her gün aynı beyin yorgunluğu.
Büyüyor, büyütüyor. Büyüyoruz beraber. Sabah Duru Belis doyunca ben sanki saatlerce kahvaltı masasından kalkmamış gibi hissediyorum kendimi. Açlığımı unutuyorum.
Salonun ortasında, yerde Durubella'ya ait bir bölüm var. Anneannemin verdiği uzun yer minderi, geldi salonun ortasında yerini aldı. Dağınıklık diz boyu. Yorgunluk boyun. Çamaşırlar birikti yine. Hele o günün menüsünü taşıyan önlükler, kusmuk kokan elbiseler... Ulan kaç gündür nevresimlerini yıkasaydım kızın diyorum. Hani nerde? Daha yıkayamadım.
Sanırım artık yapmam gereken şeyleri not almam gerekecek. Yemek yemeyi bile unuttuğum doğrudur.
Annem derdi hep. Bebek olunca bütün hayatın o oluyor diye. Evet tam tamına böyle. Kendine ait hayatın olsun istesen bile istediğin o kendine ait hayat bile o oluyor. Eski olan hiç bir şey tat vermiyor onun kadar. Hele bekar geçirdiğin günlere yanıyor, neden daha evvel anne olamamışım diye hayıflanıyorsun. He sorumluluk yorucu ama, sorumsuzluk yıpratıcı. İnsan bir yerlere bir şeylere ait olmak istiyor hep. Bende ait olmak istediğim, ve sahip olmak istediğim şeylere sahibim şuan.
Bu hain geceler beni kendine çekiyor ya işte ben ona ayar oluyorum. Gündüzleri şekerleme yapabilme şansım ara sıra olsa da ayar oluyorum. Vazgeçemedim ''geceleri uyumanın zaman kaybı'' olduğu düşüncesinden.
Daha bunun emeklemesi var, yürümesi var, koşması var. Var oğlu var:)
Hadi şimdi yattığı yerde debeleniyor. Kamerayı önüne koyup, balkonda çay, kahve keyfi falan yapabiliyorum. Bir kaç aya ya da güne onlar hayal olacak. Ahhhh ahhh analık zor zanaat:)
Anaların hakkı ödenmez. Ana gibi yar olmaz. Eller kadir kıymet bilmiyor annem. Benim kadar kimse sevmiyor annem. Üşüdüm üstümü örtsene anne. Annem annem... Falan filan.

Ahhh ahhh işte böyle.
Gece diyordum. Yazardım diyordum. Bakınız artık yazamıyorum bile. Ne yazdığımı biliyor muyum? Hayır. Bende sizin gibi okuduğumda ne yazdığımı anlayacağım. He yarın Durubella'yı kaptığım gibi bir fön çektirmeye gitsem diyorum. Hani hava falan almış oluruz. 2 gündür soğuktan çıkamıyoruz.
Neyse ben gece diyordum yazının başında. Gece ilham gelirdi beni peri ederdi.

Mesela güneşin doğuşunu izlemeyeli ne kadar zaman oldu? Sabaha kadar oturmayalı? Sabaha kadar şiir yazmayalı? Gecenin bir yarısı saklı mektup yazmayalı. Kelime oyunları oynamayalı.
Kelime dağarcığım daraldı.

Duuuluuuu çenmiçin çukulata verçem yermiçin..
Anneçinin ballıçı annecinin tatlıcı...
Dötünü yiyim dötünü yiyim...
Annemmm aşkımmmm tatlımmm ballımmm
Çen annenin bebekimiçin annem
Çirkin ol.
Gel duruuu geeel geeel geeel
Gel babası geeel geeel geeel
Tel sarar duru tel sarar tel bulamazsa ne sarar kralın oğlunu sarar.
Babaya biiir biiir biir anlatcass
Geldimmmm geldiiimmmmm ben geldimmmm
awwwww uwwww hehhhhh pehhhh pıttttttt
ceeee eeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee
kıjımın maması geeeeeldiiiiiiiiiiiiiiiii

İşte kurduğum cümleler bu ve bunun gibi:)

Yazdıkça yazası gelir insanın, konuştukça konuşası, sustukça ise çıldırası...
Neyse yazdım kurtuldum:)

Sabah ola hayrola.
Şiir mi?
Benim şiirim sabah en geç 10:00'da uyanır.

İyi geceler:)

23 Ocak 2013 Çarşamba

CÜMLELERİ SOYDUM, GÖZ UCUNUZA KOYDUM

Her yazıma başlarken ''nerede kalmıştık'' demekten gına geldi. Nerden başlayacağımı bilemeden hep aynı cümle... Kaldığımız bir yer yok, hızla büyüyoruz, hızla günleri tüketiyoruz. Belki aynı monotonlukta, belki bazen kafayı yiyerek, bazen kahkahalarla gülerek, bazen hüzünlenerek... Ama sonuçta bugün olduğu gibi dünü geride bırakarak.
Ben mi nasılım?
Sağolun çok iyiyim ya siz?
Boşversenize.
Nasılsın diye soran hemen hemen herkesin aslında ''senin mutlaka canın sıkkındır, anlat bakayım sebebini'' mantığıyla yaklaştığını bilmiyorum sanki... Attığım twitler kimi zaman ruh halimi yansıtsa da kimi zaman ÖYLESİNE oluyor. Ve arka arkaya yazdığım zaman çalan telefonlarım ''BENİ ÇOK SEVEN(!) dostlarımın kötü günümde yanımda olmaya çalıştığını gösteriyor. ''ALOOO NEYİN VAR KIZ, YİNE KİME GİYDİRİYORSUN'' bilseler ben SOYUNUYORUM o sırada:)
Sanane! Sizene!
Kimeyse kime. Belki kendime. KİMENE!!!
He üstüne alınanlar, alınmıyormuş gibi yapanlar...
Ben anlamıyorum bu insanları. Yazıyorum abi yazıyorum işte. Hala almıyor mu o kaskafanız?
KİTAP ÇIKAR diyorlar! Mal mıyım ben aq kitap çıkartacağım? Sonra uğraş dur. Burada cümlede geçen Ğ harfini kime çaktın? Bu kelimenin ilk hecesi kesin x'e, noktalama işareti y'ye...
Uğraşamam lan ben sizinle.
Benim kendime ait bir dünyam var. Dünyamın içinde yer alanlar zaten sürekli benimleler.
Yazdıklarımdan evimin içiyle bile ilgili yorum yürüten mallar! var.
4 duvar arasında mutluyken, gayet pislik cümleler kurabiliyorum.
4 duvar arasında sinir krizi geçirirken, gayet neşeli kelimeleri bir araya getirebilirim.
Yani her yazdığım neden bu kadar ilgilendiriyor insanları?
Her şeyi geçtim BENİM, BİZİM HAYATIMIZ neden sizi bu kadar ilgilendiriyor?
Zaten ortada yaşıyorum ben her şeyi, kimse merakta kalmasın diye ama meraklarını ortada paylaştıklarımdan değil de, beynimden geçen kelimeleri birleştirdiğim twitter'da arayan bir takım GERİZEKALI var. Ve ben bunlar için o profilimi gizlemiyorum. Ve yazdıkça daha da yazıyorum.
Kudurun! Kurun! Kendi kendinize yorulun.

Benim hayatım kocam, kızım ve ailem ve ailem gibi gördüğüm kişiler. O kişiler kendilerini gayet iyi biliyor. Bir bir yazmama lüzum yok. Çünkü şuan şu satırları okuyan o kişiler ''bizde varız'' diyebilecekler. Ama diğerleri ''acaba bizde var mıyız, kesin biz yokuz'' diyebilecekler.

Her lafa verilecek cevabım var, adamına göre falan değil.  Herkese!

Neyse gelelim DURUBELLA'MA...
6 buçuk aylık koca kız oldu. Bir gülücükler, bir kahkahalar, bir işve cilveler.... Kilo aldı başını gidiyor. Ek gıdalara başladık kakamız artık katı katı çıkıyor. Amanın bir kokuyor ki ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Tanımaya başladı artık herkesi. Tayfun amcası, Aytoşu ve özellikle Melis'ine attığı kahkahalar öyle güzelki... Melis'e aşık. Bense o aşkı izlerken nasıl bir haz alıyorum anlatamam.
Resmen gözleriyle anlaşıyorlar.
Anneannemiz yine her gördüğünde parçalıyor. Dedemiz şekilden şekle giriyor. Bu arada altını çizmeden geçemeyeceğim ama bana 3er 5er hediyeler alan annem artık DURUBELLA'YA çalışıyor sanki. Ne görürse ne bulursa donatıyor prensesimizi.
Herkesin sevgilisi oldu.
BENİMSE VAZGEÇİLMEZİM.
Uyku düzenimizi halletmeye çalıştığımız dönemdeyiz. Yatağımızı ayırdık. Artık kendi odasında yatıyor. Saat en geç 23:00'de uyuyor. Sabah 09:00'da en erken kalkıyor. Ha şimdi bunu okuyup nazar etmeyin sakın!!! MAŞALLAH SUPHANALLAH deyin;)  Şimdiki hedefim en geç 21:00'da uyutmak. Tabi sallamaya alıştırmadığım, kendi kendine uyumaya alıştırdığım için en başından beri, zorlamak istemiyorum. Yoksa halim n'olur bilinmez.
Kısa kısa hecelerde başladı, devrik devrik dönmelerde...
Babababababa, detttdedede det dedeedeee ilk kelimelerimiz. Bilinçli ya da bilinçsiz ne farkeder BABAMIZ ve DEDEMİZ çıldırıyor:) Bende olsam bende çıldırırım. Bazen çığlık atarken, ağlarken ya da oyun oynarken kazara ağzından ağğni falan çıktığında ''ALLLAH ANNE DEDİ GALİBA'' diye yüreğim hopluyor ama demediğini biliyorum:)

Kadın olmak, en önemlisi anne olmak büyük sorumlulukmuş. Aslında şuan yaşadığımız süreç biraz komikte... FLAŞ FLAŞ FLAŞ BEGÜM YAŞADIĞI SÜRECE KOMİK DEDİ!!!! DIN DINNN DINNN ACABA NEDEN?

AZ SONRA...!

Nerde kalmıştık diye başlayacağım yeni yazımda...
Kimbilir ne zaman;)