27 Aralık 2011 Salı

KENDİ OTOBÜSÜNE SAHİP ÇIKAMAYIP İETT'YE KIZMAK OLMAZ. BU OTOBÜS BİR DAHA GELMEZ!

Ah bizler...
Ne kadar tuhaf yaratıklarız.
Hayatımızda hep birilerini suçlamaktan hayatımızı zindan etmemiz yetmiyormuş gibi, zamanı boşuna harcarız.
Farkında değil miyiz?
Biz eğer 'sağlam biz' olabilirsek kim bize zarar verebilir?
Eğer hayatımız yanlışlıklarla doluysa bunun suçunu bizi dünyaya getiren insanlara mı, yaradana mı, ya da çevremizde biz istediğimiz sürece varolabilecek yakınlarımıza mı yıkmalıyız?

O kadar kolaydır ki başkalarını suçlamak...

Biri sizi bir insanla tanştırır, kişiyle anlaşırsanız o birini yok sayarsınız,
kişi kötüyse tanıştıranın Allah belasını versindir...
Biri sizden daha iyi konumdadır. Hayatınızı onun hayatıyla kıyaslarsınız, her şeyi elinize gözünüze bulaştırırsınız, onun yüzünden battığınızı düşünür asileşirsiniz.
Yanlış arkadaş seçersiniz, kazık yersiniz, ailenizi dinlemediğiniz yetmiyormuş gibi bir de onlara ''sizin yüzünüzden'' dersiniz.
Bir ilişkiye başlarsınız, güzel gider... Terkedersiniz karşınızdakini suçlarsınız, terkedilirsiniz yine karşınızdakini suçlarsınız...
Seçimlerinizi yanlış yaparsınız, seçimlerinize kızarsınız.
Deprem olur ''ALLAH'' işte nereyi vuracağını bilir der, o garibanları suçlarsınız.
Dedikodunun kralını yaparsınız, iyiliğiniz için hakkınızda bir şey konuşulduğunda delirirsiniz.
İstemiyorum diye haykırdığınız bir şeyi, isteyenleri söverek konuşursunuz, daha sonra siz aynısını ister ve başarısız olduğunuzda yine isteyen yüzünden istediğinizi düşünerek yine karşınızdakini suçlarsınız.
Yaşıtlarınız ev, araba, eş, iş, bir çok şeye sahip olmuştur. Geldiğiniz aileyi suçlarsınız.
''Bizim babadan kalma paramız mı vardı'' diyerek...
Sigara tiryakisinizdir ''özentiyle'' başladığınızı unutur, ''bu yüzden, bunun yüzünden, şu sebeple' başladım dersiniz...
Uyuşturucu 'isteyerek' kullanırsınız, sanki sorumlusu başkasıymış gibi 'kimin sattığını, kimin sizi başlattığını anlatmaya' önünüze gelen herkese, nasıl 'düştüğünüzü' değil de 'düşürüldüğünüzü' anlatmaya başlarsınız. ...

Acılı hikayelerinizin kalemi sanki başkalarının elindeymişcesine yaşarsınız.
Yaşamaya devam edersiniz.
Ederiz...

Çünkü kendi hayatımızda yaşadığımız bütün kötü olayları başkalarına yıkmak insanlığımızın vazgeçilmez kaçış noktasıdır.

Senin yüzünden...
Onun yüzünden...
Saflığımdan...
İyi niyetimden...
Parasızlıktan...
Şansızlıktan...

Bu bahaneler  uzar gider...

Hep mi başkaları suçludur?

Yaşadığımız kötülüklerin anaları varsa, yaptığımız iyiliklerin babaları hiç mi yoktur?

Kendimize bu kadar uzak yaşamamalıyız.
Başkaları yüzünden başarılı olamıyorsak bu hayatta, başarılarımız da bizim yüzümüzden olmayacaktır.
Bunu asla unutmamalıyız.

Benimde suçladığım insanlar, nesneler mutlak oldu yaşantım boyunca.
Ama suçlarken şunu asla unutmadım.
BEN BANA ZARAR VERECEKLERE YER VERDİĞİM İÇİN ZAMAN ZAMAN YERSİZ KALDIM.

HAYAT OTOBÜSÜNDE OTURACAK YER BULDUYSAK EĞER, KİMSEYE YERİMİZİ VERMEMELİYİZ. İLLE YARDIM EDECEKSEK, BOŞ YER ARAMALI YA DA,
(YERİ GELDİĞİNDE İNECEĞİNDEN, KOLTUĞUMUZA SAHİP ÇIKMAYACAĞINDAN EMİNSEK) 1 KOLTUĞU  PAYLAŞMAYI BİLMELİYİZ.

HAYAT BU İETT OTOBÜSÜNE BENZEMİYOR.
BİRİNİ KAÇIRIRSAN DİĞERİ MAALESEF GELMİYOR.

UNUTMAYALIM BU OTOBÜSÜN YOLCUSU DA BİZİZ, ŞOFÖRÜ DE, MUAVİNİ DE...



26 Aralık 2011 Pazartesi

ŞÜKRETMEK LAFTA OLMAZ DOSTUM

Yazmak istemiyorum.
Daha doğrusu okutmak istemiyorum. 
Neden mi?

Bunun nedenini, bana ''neden'' diye soracak insanlar çok daha iyi bilirler...
Sürekli bir ''sebep, niçin, aaa, öyle mi, nasıl,'' sorularıyla yaklaşan insanlar daha da iyi bilirler.
Ben yazdıkça çoğalıyorum. 
Ama farkettim ki siz az(al)ıyorsunuz.

Ben paylaşırken içimi siz 'meraklı gözlerle' okuyorsunuz.
'Kime ne giydirmiş, kimi nasıl soymuş, kimi duvara çarpmış, kimi sevmiş, kimden nefret etmiş'
Siz mutluluğu ve mutsuzluğu başkalarının hayatlarında aradığınız için kronik mutsuzsunuz.
Mutlu olmaya çalıştığımız bu yolda başkalarının hayatlarıyla ne kadar uğraşırsak o kadar mutsuz oluruz. Gerçi bunu 20'li yaşların başında öğrenmiş olmalı insanoğlu...

Bir insan kendi hayatıyla uğraşsa zaten mutluluğu ensesinden tutar. 
Kendi hayatıyla uğraşırken hiç mi mutsuz olmaz, ağlamaz? 
Hayır ağlar, üzülür, mutsuz da olur. Ama bu kronik hal almaz.
Zenginin malı züğürdün çenesini yorar'mış ya 
bunu 'iç zenginliği'ne de yorabiliriz...
Aynen öyle. 

Hangimiz var ki acısız, üzüntüsüz, mutsuz, yalnız günler geçirmedik?
Ben şuan yaşadığım huzuru kucağıma alana kadar kaç kucakta ağladım biliyor musunuz?
Bilmiyorsunuz!

Şükürler olsun'du... Hala şükürler olsun.

Ama isyan etmedim. 'Neden ben' demedim. 
'Ne günah işledim de bunları yaşıyorum' dedim.
Hep suçu kendimde aradım. Günah keçisi seçmedim. 
Kimsenin hayatına gözümü sokmadım.
Mutsuzken bile çevremdekilerin mutlu olması için günlerce belki gecelerce dil döktüm. 
Eğer ben bir yanlışa düşmüşsem, başkası o yanlışa düşmesin diye dilimle dövdüm, sövdüm.

Yüzüne tükürdüm. Arkasından balgam atmadım!

Ben insan sevdim. Yaradandan ötürü sevdim yarattığını.
Kimsenin özünde kötü olmadığına inandım.
Yaşananlar ve yaşatılanların kimseyi yoldan çıkaracağına inanmadım.
Elbet farklı yollara saptım, engellerle savaştım, bazen tekerleklerim patladı, 
olduğum yerde kalakaldım, bazen frenlerim tutmadı kaza yaptım. 
Ama ASLA yolumdan çıkmadım başkasının yoluna zıplamaya çalışmadım.

Kimseyi küçümsemedim, herkese elimden gelenin fazlası kadar değer verdim.
1 verene 1000 verdim. Vermeyene de çok verdim.

Dönüp geçmişime baktığımda 'ah'ım yok. 'Sadece 'vah'ım çok. 

Herkes senin gibi olamaz, herkes benim gibi olamaz.
Evet.
Kimse kimse gibi olamaz. 

Ama şu hayatta öğrendiğim, gördüğüm tek şey var.
O da 'İSYAN EDENLERİN AĞLAYACAĞI  BU DÜNYADA, 
ŞÜKREDENLER DE AĞLAR AMA SONUNDA GÜLER GEÇER. 

Evimde yemeğim olmasa da, cebimde param olmasa da, ailem beni öyle bir yetiştirdi ki; 
'buna da şükür' demeyi bildim. Şükreden bir ailenin tek evladı olarak, şükreden bir adamla evlendim. Umarım şükreden bir evlat sahibi olurum. 

Önündeki 1 adet üzüme şükretmeyen o bağın sahibi asla olamaz. 





Sevgiler, saygılar:)










15 Aralık 2011 Perşembe

BEN SADECE ''ANNEME''BENZİYORUM! VE KİMSE ANNEME BENZEMİYOR.

BEN SADECE ''ANNEME''BENZİYORUM!
AMA KİMSE ANNEME BENZEMİYOR.
SİZ BU CÜMLEYİ ÇÖZENE KADAR BEN BİR HİKAYE ANLATAYIM...:)

Küçüktüm.
Enteresan tipleri sever, renkli kişilikleri örnek alırdım.
Mesela annem hanım hanımcık bir kadındı, ben enerji dolu olduğumdan, enerji dolu her kadın benim için o yaşlarda idoldü. Annem benim üzerimde baskıcıydı, baskıcı olmayan anneler benim anne olacağım zamanki profilimdi. Gündüz ev gezmelerini, akşam kocayla yapılan çay sohbetlerini severdim.
Evet ben içeriğini bilmediğim çok şeyi severdim aslında kendi içeriğim oluşana dek...

Sonra ergen oldum. Yeri geldi saçmaladım, yeri geldi tökezledim, yeri geldi serserileştim yeri geldi küçük bir kız çocuğu gibi oturup ağladım. Büyümüşte küçülmüş olamadım. Dar alanda pek bir esnek yaşadım.
Yaşıtlarımdan farklıydım. Deliydim. Yaşım gibi değil yaşımdan küçük gösterirdim.
Tip değil tipik davranışlarımla... Arkadaş canlısıydım, delirirdim.
Kardeşim yok diye bir alır bin verirdim. Almadan verdiklerimde çoktu benim...
Kendi iç dünyamda dengesizdim. Aşk ne bilmeden ota boka aşık olurdum.
Gelinlik hayallerim taaa 3-5 yaşlarıma dayanırdı. Anneme bende senin gibi 19 yaşında çocuk doğuracağım derdim. Ama annemin bankacı oluşunu, ağır başlı oluşunu, asilliğini beğenmezdim.
Ben daha dişliydim. Kavgacıydım. Laf altında kalamazdım.
Annemle en büyük ortak özelliğimiz ikimizde doğrucuyduk ama ben düşünmeden konuşur doğrularımı yanlış eder, annem zamanını bekler, yeri geldiğinde lafı gediğine koyardı. Kapışırdık.
Babam bana hak verirdi bilirdim. Ama annemle takışmayalım diye beni sustururdu.

Sorunlu ve sorumsuz bir ergendim. Yarınımı pek düşünmezdim. O gün verileni o gün yerdim.
Babamın bir lafını hayatımın sonuna kadar unutamam ben, en yakın dostlarım iyi bilirler bu cümleyi...
Onları üzdüğüm 1 gün bana ''sen kimseye mahçup olma eksiklik hissetme, kimseden otlanma diye ben 5 lira parayla geziyor senin cebine marlboro light parası koyuyorum'' demişti.
Ne güzel demişti...

Büyümeye başladım.
Saçmalamalarım tam gaz devam etti. Üzüldüm ve çok üzdüm.
Ama neden bilmiyorum.
Her evin tek konusu bendim ''ne olacak bu kızın hali, ahhh, vahhhh'',
''duydun mu Begüm yine...'',
''Begüm bu ne yapsa yeridir'',
''yok yok bu kızdan bi cacık olmaz''....
Asiyiz ya, laf dinlemiyoruz ya...
Süsümüzden ödün vermiyoruz, sesimizi kısmıyoruz, eve girmek istemiyoruz, dışarısı içeriden daha cazip geliyor, saçma sapan arkadaşlıklar kuruyoruz ya...
Herkesi azdırıyoruz, kendimize benzetiyoruz ya...
Aq sanki zorla herkese gel bana benze diyordum! :)
Benden adam olmazdı o yüzden.
'Ah ben onun gibiyim vicdanlı, ah ben bunun gibiyim süslü, ah ben kime benzedim serserilikte,
ah ben şunun gibiyim enerjik, ah ben güzelliğimi kimlerden almışım, ah ben vah ben!
Ben ne kadar kötü bir ergenlik ve büyüme dönemi geçirirsem geçireyim, benzetildim kendilerince kendilerine,  benzemeye çalıştılar kendilerince bana, kendilerinde beni görmeye çalıştılar, beni kendilerinde görmek istediler...

Büyüdüm. İş hayatı, sosyal yaşam, arkadaşlıklarım...
İnişli çıkışlıydı hep.
Çünkü ben verdiğimi alamadığım zaman hep asileştim.
Bir elin parmaklarını geçmeyecek yakın dostlarım oldu.
''Benim sevdiğim ya da benim düşündüğüm kadar'' sevildim mi?.
Onu sadece ALLAH bilir.

Beni kayıtsız şartsız herşeyden çok seven bir ailem ve bir adam oldu.
O adamla sözlendik ayrıldık, mesafeler girdi, kavga ettik,
öyle oldu böyle oldu, tekrar biraraya geldik.
Hem de seve seve!
AŞKLA...
Ailem, arkadaşlarım en başında şaşırıp, karşı olsalar da hepsi o adamın ADAM olduğunu anlayıp yanımda oldular.

Kadın oldum. Yuvadan uçtum. 550 km uzağa koştum.
Ve anladım ki benim hayatımdaki tek özentim annemmiş.
Hayatımdaki benzemek istediğim tek kadın annemmiş.
Benzediğim tek kadın annemmiş.
Evet ben onun kadar güçlü değilim, evet ben onun kadar sabırlı değilim.
Evet ben onun kadar sözün gümüş sükutun altın olduğuna pek inanmıyorum.
Ama biliyorum ki benim annem bütün genç kızların idolü.
Benim annem herkesin sahip olmak istediği ''ANNE'' modeli!
Ama o benim annem.
Şimdi bende bir anne adayıyım.

Annem gibi kıskanç değilim, annem gibi kimseye benzemiyorum, annem gibi herkese benzetiliyorum.
Anneme benzeyen tek 1 kadın var yeryüzünde o da gelecekteki ben!
Bana benzeyen 2 şey var yeryüzünde; o da benim gibi sevgi dolu, doğrucu, vicdanlı annem.
Cinsiyeti henüz belli olmayan kızım&oğlum...


Küçüklüğümdeki idoller, ergenliğimdeki benzetilmeler vs.
onların hepsi Bülent Ersoy'un erkeklik döneminde kaldı.
Şimdiki yüzüne bakarken ki hissettiğim korkuda kayboldu.

Ben farkını hiç farkedemeyen bir çocuktum.
Şimdi farkediyorum!
Çünkü Rabbim nasip ederse ANNE oluyorum.
Ve çocuğumun ailesi dışında kimseye benzetilmesini istemiyorum.
Kimsenin çocuğuma benzemesini istemiyorum.

Benimle çatışsa da çocukluğundan, ergenliğine, evlenene kadar benim gibi ''içinde annesini kıskanan, annesi gibi olmak için yanıp tutuşan'' bir evlat olur.

Hayatının en büyük kıskançlığı ''annesi''olur. 

Çünkü ''anne'' evladı kendine benzesin diye yanıp tutuşur. Evladı ise ben senden farklıyım'ı kabul ettirmek için   savaşır. Sonucunda yaşadıkça, etrafındakileri tanıdıkça, kendine benzemeye çalışan, kendine benzediğini iddia eden insanları yaşadıkça ne kadar doğru bir insanı kıskandığını anlayıp ailesine daha çok sarılır!

Evet ben kimseye benzemek istemedim.
Ben kimseyi örnek almadım.
Kimseyle yarışmadım.
Kimseyle kapışmadım.
Kimseyle savaşmadım.
Kimseyi kıskanmadım.
Kimseye özenmedim.
Kimseyi tınlamadım.
Kimseye kimse gibi davranmadım.

AMA ANNEM KİMSE DEĞİLDİ! 
ANNEM HERŞEYDİ.
BENİM TEK DERDİM ANNEMDİ. 

ANNEM SENİ O KADAR ÇOK SEVİYORUM Kİ...
BUNU NE KADAR BAĞIRSAM AZDIR.
NE KADAR YAZSAM AZ KALIR.
HERKESE YAZABİLİRKEN SANA YAZAMIYOR OLMAM BUNDANDI.

BENİM TEK DERDİM SENDİ...
SEN BU KADAR BÜYÜK OLDUĞUNDAN,
ŞİMDİ HERKES GÖZÜMDE KOLAYCA KÜÇÜLEBİLİYOR.

YÜREĞİM HER YÜREĞE ''HE'' DİYEMİYOR!
ÇÜNKÜ HER YÜREK SENİN GİBİ ÇIKARSIZCA YAKLAŞ(a)MIYOR!!!



13 Aralık 2011 Salı

BİR BEDENDE 2 KALP!

Evden çıkana kadar gayet normaldim.
Alsancak civarına geldiğimizde ''hadi simit yiyelim''dedim...
Simitlerimizi yedik ve tam vaktimizde doktorumuzda olduk.
O kapıdan içeri girer girmez kalp atışlarım hızlandı.
Hem mercimeğim acaba büyümüş müydü? Hem tahlil sonuçlarımda ne çıkmıştı?
Odaya girdiğimizde doktorumuzun sıcaklığı,
sorduğu sorular ve bize şuan ultrasonda görmemiz gereken boyutla ilgili bilgileri alınca biraz daha heyecanlandım. Midemin nasıl olduğunu sorduğunda ''mide bulantımın olmadığını, arada yanma olduğunu ve sadece kendimi yorgun hissettiğimi söyleyince beni biraz tedirgin içeri aldı.
Ben içeri girdiğimde 'Tufan ve Nurten Teyzeme '' korktum şimdi'' demiş.
İçeri geldiğinde bana ''umarım güzel şeyler söylerim birazdan sana'' dedi.
Korktum.
Kalbim durdu duracaktı.
Ve sonunda elini uzattı ve ''tebrik ederim'' dedi.
''Mide bulantılarım olmuyor deyince açıkçası biraz korktum acaba gelişiminde mi bir problem var diye, ama çok şanslısın ve sayende bende çok şanslıyım sorunsuz başlayan bir hamilelik'' dedi. Tufan'ı ve Nurten teyzemi içeri çağırdı. Ve o beklenen müthiş anı bize yaşattı.
Kalp atışları...
Evet biz miniminicik bebeğimizin henüz 2 cm'w 2 milim kalan fasülyemizin kütkütkütküt vuran kalp atışlarını dinledik. O nasıl bir duyguydu? O nasıl nasıl nasıl bir histi Allahım!
İçimdeki can bizim canımız büyümüşte kalbini bize duyurmuş...
Ağladım. İnanılmaz duygulandım. Utanmadım resmen sesli sesli ağladım!
Ağlamayı severim çok ağlarım ama bu değişikti. Çok farklıydı.
Bebeğimle tanışma anımdı.
Anne olduğumu iyice hissettiğim an'dı.
Onun o hızlı atan kalbi beni o kadar heyecanlandırdıki...

Bütün tahlillerimiz güzel, bebeğimiz gayet sağlıklı görünüyordu.
Bir anne baba adayı bir doktordan başka ne duymak isteyebilirdi ki?
Normalde 1 ay sonra başlanacak diyete bu aydan start verdi. Sebebi ise midemde herhangi bir problem olmayışı ve 900 gram almış olmam:)
Yılbaşında Kuşadası'na gitmemize izin verdi 2 kadehte istediğim içkiden içmeme:)
Onun dışında dişlerimide çektirmemek kaydıyla istediğim gibi yaptırabilirim.
Çok ağrım olursa minoset ve dişinol kullanabilirim.

13 Ocak'a kadar yorulmak yok, koşmak yok, ağır kaldırmak yok, yağlı, karbonhidratlı yiyecekler yok.
Et, süt, peynir, sebze, meyve, salata, balık, tavuk...
Sebzede biraz problemliyiz ama hemen ıspanak aldım ve yarın ilk işim ıspanak yapmak olacak:)

Evimize geldik. Bebeğimizin kalp atışını dinleyip duruyoruz...
Bu arada 13 Ocak'ta bebeğimizin cinsiyetini%40 tahmin edebileceğini söyledi doktorumuz:)
Bakalım gösterecek mi kendini bize?

Ben 2 canlı, 2 kanlı ve artık 2 KALPLİ karnındaki fasülyeye çok ama çok aşık bir kadınım!
Allahım miniminiciğimizi sağlıkla kucağımıza almayı nasip etsin.

Ve Rabbim isteyen herkese vakti geldiğinde bu müthiş duyguyu yaşatsın.
ŞİMDİ 100 KİLO BİLE ALABİLİRİM!
UMRUMDA MI?
ASLA!
YETERKİ O TOSUNCUK GİBİ SAĞLIKLI BİR BEBEK OLSUN.
KALBİM!
HEM DE İLK KALBİM!

12 Aralık 2011 Pazartesi

MİNİMİNİCİĞİMİZİN 60. GÜNÜ BUGÜN...

Meleğimle 2. ayımız.
Henüz anlatılanlar gibi çok problem yaşamasak da eskisi gibi sorunsuz değilim.
Mide yanmalarım, sürekli acıkmalarım, fazla kaçırınca ağırlıklarım, hafiften baş ağrılarım, bize ihanet eden dişlerim, şişmeye başlayan karnıma alışma sürecim, duygularımın inişi çıkışı, aşırı yorgunluğum, ayaklarımın üşümesi...
Değer. 
Hepsi sana değer benim güzel ya da yakışıklı minimiciğim.
Yarın seninle tanışacağız. 
Kalp atışlarını duyacağız. Babanla o kadar heyecanlıyız ki...
Sen o 2 çizgide göründüğünden beri bizimle yaşıyorsun. 
Boyun ne kadar oldu, kilon nasıl, ellerin kolların annen gibi minik mi acaba?
Ah be yavrum zaman nasıl geçer diyorduk ama baksana 60 günü geride bıraktık bile...
Sen çok uslu bir bebeksin, anneni şuana kadar hiç üzmedin.
Annen seni dişlerindeki problemlerle, sigarasıyla üzüyor.
Affet bizi olur mu? 
Sen çok sağlıklı, tombilik, bıngıl bıngıl bir bebek ol. 
Yanakların kırmızı kırmızı olsun. 
Bak ben hem alışıyorum kilo alma halime. 
300 kilo olsam da sen sağlıklı ol bütün ömrünce...

Bütün günlerim koltukta geçiyor. Sürekli uzanma ve yatma ihtiyacı düşünüyorum.
Bulaşık makinesini boşaltmak bile külfet geliyor çoğu zaman. 
Ama kendimi ve seni yormadan yapıyorum. 
Temizliğe hiç girişmiyorum. 
Her sabah toz alan ben 2 günde 1 alıyorum artık. 
Ütüler birikti. 

9. haftamıza giriyoruz canım bebeğim. Şu önümüzdeki 4-5 haftayı atlattık mı sonra kimse bizi tutamaz:)
Temizlik, spor, yoga, yürüyüş çok sosyal bir (ana kız yazasım geldi ama ana oğul da yazalım çünkü bir kaç hafta sonra öğreneceğiz Allah izin verirse cinsiyetini...)olacağız.

Biz seni miniminiciken gördük. O zaman henüz noktaydın.
Ama şimdi kocaman olduğunu göreceğiz, kalbini dinleyeceğiz inşallah.

Hemen yarın olsun.
Hemen görüşelim. Babanı, anneni sensiz bırakma miniminiciğim. 

6 Aralık 2011 Salı

YAZDIKLARI KADAR VARLARSA, DEMEK YOKLAR

Okumaktan soğutan yazılar vardır.
Cümleler sanki kurmak için kurulmuştur. 
Kelimeler yutulmuştur. 
Noktalama işaretleri uçmuştur. 
Her yazıda aynı konu. 
Zamanımı çalan, gözlerimi yoran onca yazı.
Yazıyı okurken sürüklenmeli insan sonunda ne olacak merakıyla.

Boşlukları doldurmaktan sıkıldığım kurmak için kurulmuş cümleler.
Hem de baş köşelere...

Kendini tekrar eden yazarları sevmiyorum. 
TARZ'ı budur diye FARZediyorum ama HAZetmiyorum! 
Edemiyorum. 
Okurken hazzım en azda kalıyor. 
Emeğe saygım sonsuz olsa da dikkatsizce yazılmış, ''bakın ben yazarım'' mantığıyla karalanmış sayfaları sevmiyorum. Onlara sorarsanız kimse onlardan iyi yazamaz. 
Oturup kendi yazılarını okuduklarında cümle düşüklüklerinin içinde parmakları bile kanamaz! 

Ben mesela ''sevdiğim için yazıyorum, yazdığım için seviyorum''. 
İyi yazmıyorum. 
Her kesime hitap etmeyi seviyorum. 
Bugün sana yazıyorsam yarın ona yazmayı seviyorum. 
Ona, buna yazdıklarımın içinde BENİ buluyor insanlar, hem de kendilerini. 
Bundan kendimi kendime yazma gereği duymuyorum. 
Kendimi yazarken bile başkalarını hedef alıyorum.
Kitlemi kendim seçiyorum. 
Sonuç olarak ben İYİ YAZMIYORUM sadece yazıyorum.
Ama güzel yazıyorum.

Hayal gücüm okurlarımın hayal gücüyle çırılçıplak dans eder.
Cümlelerim, okuyanların gözlerini yormaz. 

Saçmalarım, hayal kurarım, eleştiririm,  yüceltirim, severim, söverim. 
Ama ben hissederim. 
Aklım yaşımda değil başımdadır. 

Neden gazete okumuyorum?
Alın size cevap!
Her sayfayı zaptetmiş tırnaklılar yüzünden. 
Ojeleri olmasa nasıl parlak göstereceklerdi kendilerini merak ediyorum!!! 

Arkamızda Uluç yok, Cevizoğlu yok, Babaoğlu, Özdil yok. 

İSTESEK OLURDU!!!
AMA KİMSEYİ ARKAMIZA ALACAK KADAR ÖNLERİNE GÜVENMEDİK!



PANİK 'ATAK' OLMAKTAN ÇIKMIŞ, BİZ OLMUŞ.

Dün depremi yaşadık gecesinde dişimiz ağrıdı.
Bugün dişçiye gittik, kurşun yeleğimiz yarın geleceği için henüz tedaviye başlayamadık. 
Diş ağrımızla evimize geri döndük. 
Karnımızı doyurduk, sütümüzü içtik. 
Tv karşısına geçtik. 
Ev temiz ama biraz dağınık. Ve benim kolumu kaldırmaya halim yok, anca parmaklarım çalışıyor, yattığım yerden yazarken... Miniminicik bana öyle tatlı bir yorgunluk veriyor ki, gözlerimi kapatsam uyuyacak gibi oluyorum içim geçiyor. Rüyalarımın ne hızına yetişebiliyorum ne hatırlayabiliyorum.

Hamile olmadan beni rüyasında ''anneanne ben hamileyim'' dediğimi gören anneannem rüyasında kızım olacağını görmüş. Karnımda yüzük çevirdik erkek çıktı. Ne kadar tuhaf herkesin bir yorumu var. Ve bunca yorum biriktikçe ben daha da meraklanıyor ve heyecanlanıyorum. 

Bu arada ben çok sorunlu bir hasta çok sorunlu bir hamileyim.
Bu doktorlarım tarafından onaylı:)

Diş doktorum ''sen doğurana kadar ben burda 9 doğuracağım'' derken Tufiko'ya '' Allah sana sabır versin gerçi sende pek normal sayılmazsın işte tencere kapak olmuşsunuz'' diyor:) 
Kadın doğum uzmanımda diş doktoruma ''onlar normal hasta profili değiller, ondan 3 ay dişçiye gitmeyin dedim ben'' demiş:) 

Bana sorarsanız ben normal bir hastayım. Röntgen çekilecek, lokal anestezi yapılacak biraz mırın kırın etmem, panik olmam, araştırmam, soruşturmam gayet normal... 
Bebeğin gelişimini internetten takip etmem ve doktora okuduklarıma göre soru sormam normal. 
Ama benim bu normalliğim doktorlarıma göre anormal geliyor. Onlarda haklılar çünkü ben doktorculuk oynarken onlar bana doktorluk yapmaya çalışıyorlar. 
Dolayısıyla hem çıldırıyor hem çıldırtıyorum. Bir şekilde anlaşıyoruz işte. 
Profilimiz belli. 
Ne yapalım biz böyle ilginç hastalarız. 
Meraklıyız, endişeliyiz, paniğiz. 
Sakınan göze çöp batar biliyoruz ama elde değil araştırıyoruz. 

8 haftamıza girdiğimiz bu günlerde az az midemiz bulanıyor ki buna şükür diyoruz, çok fazla istifra edenleri, midelerinin bulantılarından uyuyamayanları, uyanıp tuvaletten çıkamayanları duydukça şükrediyoruz. 
Halsizliğimizle çok barışığız çünkü 7/24 yatıyoruz. En güzeli bu. 
Yan gelip düz yatmak. Çok arayacağız yüzüstü ve sırtüstü yatışları. 
Ondan doya doya tadını çıkarıyorum. 

Ayna karşısına geçip karnıma bakmam tik haline geldi.
8 haftalık hamilelikte neden bu kadar şişti karnım diye 
hergün kendimi gaz mıydı acaba diye kontrol ediyorum.
Ama durduğu yerde duruyor şişkinlik.
Sanırım büyüyor yavaş yavaş...
Pantolonlarıma girememeye başladım. Bluzlarım darlaştı. 

Evet sanırım psikolojimiz hamileliğe iyice alıştı. 
Şimdi 1 bardak süt ve öğlen uykusu...

3 Aralık 2011 Cumartesi

♥ MİNİMİNİCİĞİMİZ ♥

Sen miniminiciksin.
Babanla benim için çok önemlisin.
Senin varlığını anladığımız o 2 çizgi varya, onu bile öpüp sevecektik meleğim... 
Saklıyorum senin için.
İlk ultrason görüntün sürekli önümde, elim sürekli senin üzerinde. 
Biliyorum hissediyorsun.
Kararlı bebeğim, iradeli meleğim, azimli mercimeğim. 
Sıkı sıkı tutunduğun yerden vaktin gelene kadar, doktor amcan seni alana kadar hiç ayrılma sevgilim.
Kıpırda, tekmele, vur ama bizimle dur.
Bak babişkona senin için , bizim için çırpınıyor.
Senin varlığını anladığı o ilk andan beri seninle konuşuyor.
Biz seni çok seviyoruz.
Senin için yemediğim şeyleri yiyorum, senin için sevmediğim sütü kana kana içiyorum.
Sana yarasın, sen sevmemezlik yapma diye...
Sen büyü koca kazık ol diye:)

Hayatımda ilk kez sağlığımı düşünüyorum ben. 
Çünkü benim sağlığım senin sağlığın bebeğim...

Ah bir de şu sigarayı aşerir gibi arzulamasam...
Ama hiç umut olmayan ben senin için yıllardır içtiğim sigaramı bırakıp en hafifini en az zararsız olanını içiyorum, canım çektikçe... 
Önce mücadele ediyorum senin için, sinir ve stres olmaya başlayınca hemen yakıyorum. 
İstemiyorum senin stresimi, sinirimi hissetmeni...
Sen sadece seni ne kadar sevdiğimizi hisset, sen sadece sana faydası olan ne varsa al benden.

Hafta hafta, gün gün ne durumda olduğunu araştırmaktan televizyon izleyemez oldum. 
Tek derdim sensin. 
Mesela şuan ellerin ve kolların, ayakların oluştu, kalbin dakikada 150 kere atıyor(henüz duymamış olsakta), 
gözlerin, kulakların oluşumunu tamamlamak üzere... 

Bizden hiç kopma meleğim. Hep bizimle ol. Bizimle kal.

Evlendikten sonra annemin ve babamın değerini anladığımı sanmışım. 
Oysa ki şimdi çok ama çok daha iyi anlıyorum. 

Bu en kutsal duyguyu bana da yaşattırdığı için Allahıma sonsuz teşekkür ediyorum. 
Anneannen gibi bir annen olacağı için çok şanslısın yavrum.
Ben ne kadar sevildiysem seni fazlası kadar seveceğim, eksiği olmayacak.
Hele baban...
Şimdiden çıldırıyor senin için.
Tabi amcaların, dayıların, teyzelerin, büyük teyzelerin, babaannen, deden , anneannen ve deden...
Çok büyük sürprizler bekliyor seni miniminiciğim benim.
Nasıl şımartıldıysam seni öyle şımartacağım.


Cinsiyetinin hiç önemi olmasa da ne olduğunu o kadar merak ediyorum ki 
Sana kızım&oğlum demek için resmen günleri sayıyorum. 
En az 4 haftamız var bunu öğrenebilmemiz için.
nasıl gelirsen gel de sağlıkla gel bebeğim, 
Baban seni 'oğlum' diye seviyor ama kız olursan da 'canım kızım' diye sevecek. 
Eğer kızsan, kızma babana bebeğim. 
O kendi kendine eğleniyor, kız ya da erkek farketmez seni herşeyden çok seviyor... 

Annen baban o kadar sabırsız ve aceleci ki... 
Sen bize benzeme olur mu yavru kuzum?

Şimdiden bir çok arkadaşın var.
Şeyda teyzenin senden 7 hafta büyük bebeği senin karındaşın olacak. İlk arkadaşınla çarşamba günü tanışacaksın bebeğim. Daha sonra Meryem teyzenin kızı, Duygu teyzenin kızı, Sitare teyzenin kızı, 
Nagihan teyzenin kızı, Gizem teyzenle Ercan amcanın kızı... 
Hepsi senin arkadaşın olacak canım benim. 

Şeyda teyzenle Çarşamba günü pazara çıkacağız, sizi karnımızda nasıl daha rahat ettiririz diye kendimize hamile yastığı bakacağız. 

Aramızda kalsın ah bir erkek olursan bütün hepsi aşık olacaklar sana, paylaşamayacaklar seni :))
Ve 2 kız kuzenine göz açtırmayıp, onları himayen altına alacaksın, aynı babanın oğlu olacaksın:).

Sevgilim. Aşkımsın sen benim.Anneye duyulan aşktan bile farklı bir aşksın sen. Evlatsın. 
Canımın içinde büyümeye çalışan bir cansın.
Senin canını yerim ben. 


Seninle konuşmak o kadar güzeldi ki bende dayanamadım yazmaya başladım.
Okumayı öğrendiğin zaman belki okursun bunları...

Hadi şimdi süt içmeye...











2 Aralık 2011 Cuma

GOOGLE AMCA CİNSİYETİ BİLEBİLİR BELKİ:)

Cinsiyetini henüz bilmediğimiz ve yaklaşık 1 buçuk ay sonra öğrenebileceğimiz
bebeğimize ''miniminicik'' diye hitap ediyoruz.
Fakat içime her ne kadar ilk erkek olarak doğup, 2 haftadır kızmış gibi gelse de,
sanki karnımı severken ''oğluuuum'' diyesim geliyor.
Belkide Tufan'ın sürekli ''oğlum, oğluuum,, hanimiş oğluum '' diye kendini ve beni şartlamasından dolayı...
Gerçi ''sağlıklı olsun da ne olursa olsun'' diyen bir kocam var.
Ama yine de miniminicikle ''oğluuuuum'' diye konuşuyor.
Kız çocuğu olan arkadaşlarını arayıp '' kızınızı pandikleyecek benim oğlum'' diyor, kızdırıyor:)

İlk kez iç sesim tek kalmıyor. Git-gel yaşıyorum. Zaten 2 seçenek var.
Ama dış etkenlerden çok fazla etkileniyorum hislerimde.
Çoğunluk erkek diyor sadece 3-5 kişi ''kızın olacak'' senin diyor.
Kimi neye aşerdiğimi soruyor.
Kimi kasık ağrısı ''kız'', bel ağrısı ''erkek'' diyor.
Annem '' senin kızın olacak bana yaşattıklarını sana yaşatacak'' diyor:)

Valla cinsiyeti ne olursa olsun ama BİZİM olsun, SAĞLIKLI olsun.
İşte insan merak ediyor:)

Bu arada hurafelere inanmasam da, inanıyormuş gibi yapıp kendimi teselli ediyorum edindiğim anlık beni tatmin eden ya da yıkan bilgilerle.
Doktorumum kızmasına rağmen ''google amcadan'' hala kurtulamadım.
Hala araştırmalarım, forumlardaki diğer anne adaylarıyla diyaloglarım, hamile kalmak isteyenlerle paylaşımlarım tam gaz devam ediyor.
İnternetten yalan yanlış bilgilerle, okuyabileceğim korkunç hikayelerle kendimi boşu boşuna strese sokabileceğimi, orda yazılanları oturup benim de bir site açıp yazabileceğimi ve benim bir doktor olmadığımı yüzüme vuran doktoruma inat ben hala doktorculuk oynamaktayım:)

Tabi bunları 13 Aralık'ta Kahraman Bey'e söylemeyeceğim:)
Gayet uslu bir anne olduğumu, bütün dediklerine uyduğumu söyleyeceğim kihkihkih:)

Tabi Tufiko beni ele vermezse:)



HENÜZ GÖRMEMİŞİN EMBRİYOSU :)

6+5 Hafta oldu...
Günler aslında hızlı geçiyor ama ben yavaşlıyorum sanki.
İlk öğrendiğim günü hatırlıyorum da, daha 4 haftalık bile değildi miniminicik.
Şimdi henüz duymadığım kalbi atıyor. Gözleri oluşuyor, o mıncıklamaya doyamayacağım elleri ve ayakları oluşmaya başlıyor.

İçimde bir canlı büyüyor...
Heyecan, stres, korku, mutluluk bütün duygularım birbirine giriyor.

Henüz mide bulantım yok. Sadece karın kısmımda bir hassaslık ve ağırlık söz konusu.
Eğilip kalkarken belim ağrıyor. Mutfaktan çok tuvalette vakit harcıyorum:)
Yatarken ayaklarımı sığdıramıyorum. Fazlalık kalıyorlar. Bütün kokuları hisseden bir burna sahibim.
Şişkinliğimle minimiciğimin babası ne kadar ''gaz o gaz'' diye dalga geçse de ben kilo almaya başladım ufak ufak:)
Ama hepsi miniminiciğimiz için...
Şuana kadar sorunsuz bir hamilelik yaşıyorum, inşallah sonuna kadar böyle devam eder.

Gelelim kilo problemimize.
Her hamile kadının en büyük derdidir kiloları.
Ben 54.7 kg ile hamile kaldım. Doktorlar 8-10 kilo alımını normal olarak karşılıyorlar.
Kiloyu bebeğe alın kendinize değil diyorlar.
Ama bünyeye göre değişiyor bu.
Kendimi her ne kadar kilolu hayal edemesem de miniminiciğim için razıyım 50 kilo bile alsam razıyım!
Yeterki o sağlıklı olsun. Yeter ki eli yüzü düzgün olsun.
Ben daha 7. haftama girdiğim bu günlerde kendimden çoktan vazgeçtim. :)
Ah annem! Ne kadar kızıyordum sana ''off kendi hayatına bak, kendini düşün benden önce'' diye..

Ne oldu Begüm Hanım!!!
Annenize bu kadar söylendiniz, kavgalar ettiniz, kırdınız geçirdiniz!
Görmemişin embriyosu olmuş misali; daha ana rahmine düştüğü andan itibaren kendinizden vazgeçtiniz!!!

Şaka bir yana;
Kendime kızmaya bayılıyorum! Hatalarımı yüzüme vurmayı seviyorum.

Annemin diline düşeceğim. Annemin ''ben sana demedim mi''lerinle boğuşacağım, Annemin'' böyle oluyormuş değil mi kızım''larını dinleyeceğim.

Ve eğer Allah anneme acırsa BUĞLEM TUANA ya da BUĞLEM TAİLA,
bana acırsa BATIN TAHA'ya sahip olacağım:)

Hangisini mi istiyorum?
Bana kalsa ikisi bir arada istiyorum:)

Bizim çocuğumuz kesinlikle görmemişin çocuğu olacak ve erkek olursa pipisini, kız olursa totosunu koparacağız:)


1 Aralık 2011 Perşembe

YAZMAK İÇİN YAZIYORSAM, OKUMAK İÇİN OKUYUN

Ben seviyorum.
Geceyi seviyorum, gecenin getirdiklerini seviyorum.
Yemeyi seviyorum, açlık ve tokluğun arasındaki o hali...
Uyumayı seviyorum, ayaklarımın ısınmasını seviyorum.
Doğan güneşi seviyorum, evin içinde dolandığı hali...
Yazı yazmayı seviyorum, gözlerin yazılarımda gezinmesini seviyorum.
Mutsuzluğu seviyorum, onca hüznün bana getirdiği mutluluk hali...
Seni seviyorum, beni seviyorum.
Senle beni seviyorum, yepyeni bir cana can katma halimiz...

Seni seviyorum.
Bizi seviyorum.

Aynı çatı altında yaşamak müthiş bir duygu. Seviyor ve seviliyorsan...
Kavga etmek paha biçilemez.
Şiddetli bir kavganın şehvetli bir barışması var evlilikte.
Aşk var.
Sevgiliyken mesaj yazmaktan yamulan parmakların, mesajları okumaktan bozduğun gözlerin hep dipdibe.

Nazar var. 
Kıskançlık var.
Haset var.

Tartışma olması bu 3'ü arasında çok doğal.

Bunların yanında;

Dua var
Hayranlık var.
Beğeni var.
Dilekler var.
Umut var.
Mutluluk var.

Bu 2. var listesi ilk listeden çok daha kalabalık olduğundan 
ve en başını DUA'lar çektiğinden BİZ VARIZ 
VE ALLAH ÖMÜR VERDİĞİ MÜDDETÇE VAROLACAĞIZ.

Dualarla yaşayacağız. Sevgilerle yoğrulacağız. Emekle yemeklenip, umutla yol alacağız.

Yazmak için yazdım.
Okumak için okuyun.
Ben beni yazmayı seviyorum.
Siz beni okumayı seviyorsunuz.

Dövüşüklü danış bu;)


28 Kasım 2011 Pazartesi

BEN KALP HASTASIYIM!

Günler geçmek bilmiyor.
Hamile kaldığımı öğrendim, kan testine kadar vakit geçmedi.
Kan testi sonucunu öğrendik, doktora kadar zaman gelmek bilmedi.
Doktora gittik 1 hafta sonrasını beklemek zorundaydık o 1 hafta nasıl geçti bir biz biliriz bir de ALLAH!
Kesemizi görmeye gittik, 13 Aralık'ta kalp atışlarını duymak içi gelin dedi...
Şimdi 28 Kasım, saatler geçmek bilmezken günler nasıl geçecek bilmiyorum.

Aslında bugün geçmek bilmesin çünkü bugün BABAMIN DOĞUM GÜNÜ.
Canım babam...

Herkesin babası kendine iyidir. Herkesin babası kendine en baba babadır.
Ama benim babam farklı.
Benim babam herkesin sahip olmak isteyeceği bir baba ama o BENİM BABAM.
Ne güzel doğmuş, doğmuş ki benim babam olmuş.
Sanırım bir başkasının kızı olmaya tahammül edemezdim.
Annemin ve babamın kızı olmaktan gurur duyuyorum.
Ve onların tacını devralmak için saatleri bile sayıyorum.

İnşallah benim evladımda benim gibi babasını ve annesini bu kadar sever.
İnşallah benim evladımında tek kıskandığı ailesi olur.
İnşallah benim evladımında tek örneği ailesi olur.
İnşallah benim evladım bizi benim ailemi üzdüğüm kadar üzmez.

Yan komşunun duvarını dinlemeye hiç vaktim olmadı benim kalp dinlemekten.
Ben evlenmeden önce geceleri annem babam uyuduktan sonra onların kalp atışlarını dinlerdim.
Uyurken göbeklerine bakardım, şişip iniyor mu, nefes alıyorlar mı diye.
Benim yıllarım her gece bu şekilde geçti.
Şimdi bebeğimin kalbi atıyor.
Hissetmiyorum belki duymadım ama bilimsel olarak kalbinin atmaya başladığını biliyorum.
Bilmek yetmiyor. Duymak istiyorum. Dinlemek istiyorum. Hissetmek istiyorum.


Ben bilmediğiniz KALP HASTASIYIM.
Kaldı 15 gün...

27 Kasım 2011 Pazar

BİZİM MECLİSTE SİYASETE HİÇ GEREK YOK!!!

Duygusal bir göçteyim.Göç dediğime bakmayın siz.
Tatlı bir göçebelik bu. 
Ama hassas.
Şuan herşeye üzülebilir herşeye sevinebilirim en yoğun şekilde. 
Benim henüz hamile olduğumu algılayamayanlar var, algılayıp kuzumun kendilerine nasıl hitap edeceklerinin hayallerini kuranların dışında... 
Hamile olmayı bir kenara evlendiğimi farkında olmayanları nasıl ifade edebilirim bilmiyorum.

Beni hala küçük bir kız çocuğu, hala en yakın dostları, hala arkadaşları tabiki sansınlar bundan mutluluk duyarım. Ama ben neden hala dost hala arkadaş ya da hala küçük kız çocukları gibi hissetmiyorum kendimi acaba sorguluyorlar mı kendilerini? 
Ben artık evlenmeden önceki o kocaman ailem dışında 3 kişilik bir aile oldum.
Dolayısıyla önceliğim eşim, evim ve büyümesini 4 gözle beklediğim bebeğim.

Herkesi belki haketmeyenleri bile ederinden fazla sevdim, değer verdim. 
Hataları görmezden geldim.
Ama ben evlenince iş değişti, tıpkı siz evlendiğinizde değiştiği, diğerleri evlenince değişeceği gibi...
Evlenmeden önceki düşüncelerimle evlendikten sonraki düşüncelerim arasında uçurum kadar fark var. 
Bu uçurumdan attıklarım, atmaya kıyamadıklarım ve sallandırdıklarım ya da atmaya hazırlandıklarım...

Begüm artık kimsenin politikasına malzeme olmuyor. 
Begüm artık kimsenin işine karışmıyor. 
Begüm artık kimseyi dinlemiyor. 
Begüm artık iyiyi kötüyü ayırt edebiliyor. 
Begüm artık saf değil ya sizinle aynı safta yürüyemiyor. 
Peki Begüm öyle Begüm böyle... 
Begüm yok artık bilmem farkında mısınız? 
Begüm ve Tufan var.

Soruyorum şimdi meclisin hem içine hem dışına:
Siz bana veryansın ederken benim artık TEK olmadığımı aklınıza getiriyor musunuz?
Siz artık bana ben evliymişim gibi muamele edip, eşimin yanında nasıl davranıyorsunuz?
Siz eşimin bulunduğu ortamlarda nasıl hareket ediyorsunuz?
Beni yargılarken, bana yaşatılanların eşime nasıl yansıdığını biliyor musunuz?
Beni gerçekten seven insanların eşimin yanında usturuplu olması gerekmiyor mu?
Benim çocukluğumu bilen, çok sevdiğim adam&kadın ların evliliğimi düşünerek biraz daha mantıklı hareket etmesi gerekmiyor mu?

Herkesin bir hayatı var. Kimse kimsenin hayatına müdahale edemez. 
Ben nasıl kimsenin aile yaşantısına karışmıyorsam kimse de benim aile yaşantıma karışamaz. 

Eşim ve ben en az herkesin yaptığı kadar beraber tükürüyor, o tükürüğü beraber yalıyor, sonuç olarak beraber nefes alıyoruz.Tek bir farkımız var; 
BİZ SIÇIP, SIVAYIP, YEMİYORUZ YA DA ORAYA BURAYA FIRLATMIYORUZ.
BİZ KLOZETLERİ NE KADAR PİSLETSEK DE, SİFON ÇEKMEYİ ,TEMİZLEMEYİ BİLİYORUZ.

Biz insan olarak yaklaşana insanca davranıyoruz. 
Bize saygı duyana biz yığıyoruz. 
Biz doğal oluyoruz, oyun oynamıyoruz. 
Biz insan kaybetmeyi marifet saymıyor, insan kazanmanın zafer olduğunu düşünüyoruz.

Farkında mısınız BİZ diye yazıyorum. 
Belki sizin çok uzak kaldığınız bir kavram bu BİZ kelimesi.

Biz oturmasını kalkmasını bilen, biz bizimle çıkarsız görüşen, biz bizimle gülen, bizimle yürekten ağlayan, biz bizi bizim sizi düşündüğümüz gibi düşünen insanları istiyoruz hayatımızda.
Yıkmaya çalışan değil yapmaya çalışanı istiyoruz yuvamızda.

İnsanlar yıkmaya meraklıdır. Yaptıkları olmadığından herkes göçük altında kalsın isterler kendileri gibi. 
Kimi vardır dürüsttür. Bizi ne kadar beğendiğini, özendiğini, bizim gibi aşk evliliği yapma isteğini söylerken, kimi içten içe kudurur, geceleri uykularından olur, bütün vaktini bizim hayatımızı düşünerek harcayıp, acaba nerden mutsuz edebilirim düşüncesiyle bilinç altı ve üstüyle kapışıp, hasetliğinden kudurur. 
Ne gerek var?

Allah herkese bir yazı yazmıştır. 

Öyleleri var böyleleri var belki daha anlatamadığım gibileri var.

Biz bize yazılanı yaşıyoruz. 
Konumuz belli, noktalama işaretlerini biz seçiyoruz. 
Kimse yazımıza kendi isteğiyle nokta, virgül, iki nokta üst üste, üç nokta, 
soru işareti hele hele ÜNLEM olarak giremez. 

SİZE GÖRE BİZ BELİRLERİZ.
BİZE GÖRE SİZ BELİRLERSİNİZ. 
BU HEP BÖYLEDİR!

Ama dediğim gibi BEN artık BEN değilim BİZİM!
Evlendikten sonra ben değişmedim. Sadece bizleştim.

Bir laf konuşup, bir hareket edilecekse önce benim tayfamın, eşimin ''el adamı'' olduğunu, eşimin tayfasının benim ''el kızı'' olduğumu unutmaması ve ona göre davranması gerekir. 
Bu çocuğa böyle davrandık ama bu kız acaba Tufanımıza çektirir mi?
Biz bu kıza böyle böyle yaptık ama bu Tufan bizim kızı üzer mi?
Biz ikisine böyle böyle yaptık ama... (En kötüsü de bu olsa gerek)

Biz birbirimizin HERŞEYİ olsak dahi...

Sözlerimi meclisin hem içine hem dışına yazıyorum. Kişi hedefim yok.
Okuyan, üzerine alan alır. 
Üzerine alan varsa zaten yanılmamışızdır.

TBB meclisine girebilmek için GBT'ye ihtiyaç yok.
SİYASETE HİÇ GEREK YOK!!!
Sadece saygı+vicdan+insanlık. 
Hepsi bu kadar kolay!!!



İÇİMDE 1 MERCİMEK BÜYÜTÜYORUM, BÜYÜYORUM

Sanki yeni doğmuş gibiyim.
6 Haftalık gibiyim. 6 haftadır hergün yeniden doğmuş gibiyim.
Küçük bir kadın gibi ama annemsi gibi ama BEGÜM gibiyim.
Karmakarışık duygular içindeyim.
EVET BEN HAMİLEYİM!!!
Bayram tatilimizi o kadar güzel geçirdikki... Ailem ve aile dostlarımızın bize gelmesiyle bütün İzmir'i gezdik. O da yetmiyormuş gibi Aydın, Bodrum dolaştık durduk. Yorucu ama bir o kadar güzel geçti. Hiç bitsin istemedim, hiç gitsinler istemedim. Ama günleri geldi ve saatler kaldı gitmelerine. Moralim sıfırın altında bir sayıdaydı ama hangisinde pek bilemedim. Bu ay hiç ihtimal vermesem de belki annem gitmez 1 hafta daha kalır diye 'test yaptım' ama gördüğüm tek çizgi beni yanıltmadı ama üzüldüm. Çünkü annemler gidiyordu ve kalması için 2 çizgilik bir sebebim yoktu. Hem griptim hem gariptim. Gittiler. Çok ağladım. Kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim. Hep gönderilmeye alışmış bünyem ailemi göndermeye dayanamadı. Yatağa düştüm.
En sevdiğim cumartesi gecesi bitmek bilmedi. Pazar günü çok tatsızdı. Alıştığım anneannemin tıkırtıları yoktu. Asıl ben pazartesi günü Tufan işe gittiğinde anlayacaktım eksikliği... Keşke gitmeseydi.
Ama gitti. Ekmek parası. Çalışmak zorundaydı. Öğleden sonra beni aradı, ''grip oldum, erken geleceğim eve.''diye... ''Gelirken test al'' dedim. ''Yine mi'' dedi. Kızdım ''sen al'' dedim. Nitekim aldı ve geldi. '' Kuşumuza çekirdek vermeye başladı bana da ''hadi sende yap şu testi yatacağım çok kötüyüm'' dedi.
Ben testimi yaptım ve yere bırakıp kuşun yanına gittim. ''Ne oldu yine tek değil mi'' deyince kızdım. ''Ne bileyim ben bıraktım yerde geldim'' dedim sinirli ses tonumla. Güldü. Hatta dalga geçti.
Sinirle gittim ve yerdeki teste bakakaldım. O da ne! İkinci çizgi silik bir şekilde bana bakıyor.
Tufaaaaaaaaaaaaaan!
'Hayal görüyorsun değil mi ikinci çizgiyi' dedi.
'Gel de bir bak' diyebildim sadece.
Geldi.
Baktı.
Begüüüm hamilesin, hamilesin Begüm, oldu, tuttu. Begümmmmm çift çizgi bu. Hamilesiiiiiiiin hamilesin hamilesin.. Oturduğumuz yerden (yer) zıpladık ve evin içinde koşturmaya başladık. Tam o sırada kapı çaldı. Sipariş verdiğim ayakkabım gelmişti. Sözde denemeden almayacaktık. Ama Tufan imzayı attı kutuyu aldığı gibi fırlattı ve kapıyı kapattı. Kaldığımız yerden devam ettik. Titriyorduk ikimizde. O kadar tuhaftıki hissettiklerimiz... Hemen kan tahliline gitmeye karar verdik. Tufan'da ne hastalık kalmıştı ne halsizlik...
Koştura koştura gittik tahlile. Kan verirken sanırım 35 tane soru sormuşumdur hemşireye. Net olarak duymak istediğim cevabı verdi '5 ve üzeri çıkarsa değeriniz hamilesiniz, en geç 1 saat içinde sonucu alabilirsiniz'.
O 1 saat... Geçmedi. Saniyeler saat hızında ilerliyor. Dakikalar 1 gün gibi geçiyor. O 1 saat 1 ay gibi geldi.
Yemek yedik ki zaman geçsin... Yediğimizden ne anladık ikimizde bilemedik.
Geldik hastanenin bahçesine geri ve Tufan 'ben dayanamıyorum belki çıkmıştır' dedi ve koşturarak gitti beni arabada bırakıp. Aradan 5 dakika geçti ve telefonla beni aradı 'Aşkııııııııııım hamilesin Kuran çarpsın hamilesin ballahi hamilesin'' diye bağırıyor bir taraftanda arabaya doğru koşuyordu. Gördüm ve arabadan indim. Hala telefondaydık yanyana gelene kadar. Arabaya bindik. O mutluluk o sevinçle ne yapacağımızı şaşırdık.
Tufan telefonu eline aldığı gibi kim var kim yok haber verdi. Ben birkaç yakınım dışında ilk başta kimseye söyleyemedim. Korktum 'ya kimyasalsa, ya dışgebelikse' falan diye... Doktora gitmeden rahatlamayacaktım. Ertesi gün doktora gittik. Alelade bir doktor. Sıradan. 16:30'da bizi çağırıp 18:15'te odasına alan bir doktor. Ama mecburduk.
Doktor kan değerimi sordu. 194:30 dedim. Evet gebesiniz ama henüz çok erken ultrasonda göremeyiz dedi.
Günde 2 dilim ekmek yemelisin, tuzu kesmelisin, ölürsün, o yok bu yok, şu yok... Sinirimi hoplattı. Neyse ben alacağımı almıştım ve evet artık hamile olduğuma inanmıştım. Sevdiklerimle tamamen paylaşabilirdim.
İçim içime sığmıyordu. Ama iyi bir doktor bulmalıydım ve o 1 hafta sonra görülecek mercimeğimizi o işinin ehli doktorda görmeliydik. Nitekim İzmir'in en iyi doktorlarından biri olduğuna inandığımız Kahraman Kolday'dan randevu aldık. 5. haftamda bize randevu verdi. Günler yine geçmek bilmedi.
En kötüsü azalttığım sigarayı bırakamadım.
İstanbul'dan kuzenim geldi sağolsun. İnsanlar bugünlerde belli olur. Yardıma pek ihtiyacım yok aslında ama düşündü ve geldi. Hamilelik yardıma ihtiyaç duyulan bir durum değil hamilelik yardım edebilme durumu belkide:)
Doktor günü geldi ve heyecanla sabah evden çıktık Alsancak'ta kahvaltımızı yaptık ve randevumuzdan 1 saat evvel doktorum kapısını çaldık. Ve saatimizi beklemeden odaya alındık.
Tufanla odaya girdiğimizde Kahraman Bey'in yakınlığı ikimizide etkiledi. Önce bana birkaç soru sordu. Daha sonra eline kalemini alıp bize tahtada yaşadığımız süreci çizerek anlattı. Ama öyle güzel anlattı ki... Sıra ultrasona gelmişti. Yani mercimeğizi Allahın izniyle görmeye...
Korktum. ''Ya yoksa, ya dış gebelikse, ya  ya ya ya..'' Tufan ve Dilek'i de çağırdı doktor.
''Bakın kese burda, bebek bunun içerisinde nokta şeklinde belirmeye başlamış bile, gayet sağlıklı gözüküyorsunuz''...
Dünyalar benim olmuştu. Yani bizim.
O an heyecandan ölebilirdim. Mutluluktan elim ayağım birbirine karışmıştı. Evet artık gerçekten bir anne adayıydım. Aslında anne bile sayılırdım ana rahmine düştüğü için meleğim...
Doktor Tufan ve tekrar masasına aldı. Ben ''size birkaç soru hazırladım sormak için'' dedim ki birkaç dediğim evvelki gece oturup 21 adet soru hazırlamıştım. :) Doktorumuz biraz ukala. Ama hakkı. Neden mi?
Çünkü sen sorularını sakla ben sana gereken bütün şeyleri anlatacağım, eksik olursa sen yine sorarsın dedi.
Şaşırdım.
Başladı anlatmaya. ''13 Aralık'a kadar olan süreç bu. Gerisini 13 Aralık'tan sonra konuşacağız''dedi.
Merdiven inip çıkmak yok, yolculuk yapmak yok, en uzun yolculuğun arabayla 1 saat olmalı. Uzun yürüyüş yok. Ani hareketlerden kaçınmalısın. Canın ne çekerse yiyebilirsin ama az ve öz ye vs vs.
Tam 1 saatini ayırdı neredeyse bize ve cümleleri bittiğinde bana ''gelelim senin sorularına bakalım'' dedi. Elime listemi aldığımda şok oldum. Çünkü sorularımın hepsine eksiksiz hatta fazlasıyla cevap vermişti. Evet aradığım doktor buydu. Ama tek sorunu vardı ''bana her istediğiniz zaman ulaşamazsınız, sekreterlerime her saat ulaşabilirsiniz, acil birşey olmadıkça ben çıkmam telefonlara'' dedi. Biraz üzüldüm ama sonrasında hak vermedimde değil. Benim gibi ruh hastası anne adayları varsa adam nasıl uğraşsın???
''Alo doktor bey şimdi karnım ağrıdı'', ''alo yaa benim başım ağrıyor'', ya doktor bey benim midem ekşiyor'', acaba ütü masasını kaldırdım kasıklarıma bir sancı girdi birşey olur mu'' gibi soorulara maruz kalmamak için adam en iyisini yapıyor bence. Bir hamilelikte en kötü olay kanama olduğundan, kanama olmadığı ve çok önemli bir sorun olmadığı müddetçe aranmak istemiyor. Bunca hastası olan bir doktor, onca sorulara cevap vererek oraya gelen hastalarını ihmal etmemeli sanırım.
Sonuç olarak elimizde bebeğimizin dosyası, verdiği kan tahlillerinin listesi ve 13 Aralık gününe aldığımız randevumuzla evimize döndük.

Ve bugün 6 hafta 2 günlük olduk. Büyüyoruz. Rabbim onu bize bağışlasın. Şuan çok sağlıklıyız.
Herhangi bir bulantı, kusma, baş dönmemiz yok. Arada karın ve kasıklara giren ufak ağrılar dışında pek bir rahatsızlığımız yok. Sağlıklı besleniyoruz, folik asitimizi günde 3 kez çiyoruz. Et yiyoruz, balık yiyoruz, süt içiyoruz, meyvemizi yiyoruz. İlk kez dün aşerdim ''ŞEFTALİ''... Ama yoktu mandalinayla bastırmaya çalıştım. Mevsimi değildi. Nereden bulacaktık!!! Ve bugün bulduk. Ama şu satırları yazana kadar aklıma gelmemişti.
Ve şimdi kuzenime ''şeftali kessene'' dedim ve 'kurban olurum' diyerek koşarak mutfağa gitti. Armutta doğruyor, bebeğim güzel olsun diye:) Ben kalkıp kesemez miydim yani şimdi? Keserdim ama ben bu yazıyı yazıyorum diye kuzenim hemen koşturdu. Gerçi ona 'bana şunu yap' dememe gerek kalmıyor, sürekli onu yapalım, bunu yapayım, süt içmedin, kayısı suyu iç'' diye hep peşimde. Allah razı olsun. Hakkını nasıl öderim bilemiyorum.

Netice itibariyle bu hafta kan testlerimizi hazırlayıp 13. Aralık'ta yani 8. haftamızda artık fasülye olacak olan mercimeğizin kalp atışlarını duymaya ve tahlillerimizin sonuçlarını kontrole gideceğiz. Sanırım bu 9 ay boyunca heyecan bitmeyek, sanırım bu 9 ay boyunca saydığımız günler hiç bitmeyecek. Şimdi 13 Aralık'ı bekliyoruz.

Hamileliğin bana ilk düşündürdüğü şey ''annem'' oldu.
Annemin hamileliğini, annemdeki beni düşündüm.
Benim güzel annemin prenses kızı anne olacak Allah nasip ederse...

Rabbim isteyen herkese bu güzel duyguyu nasip etsin.
Ben ve benim gibi bütün hamile arkadaşlarımı Allah bir avazda bebişlerimizi kucağımıza versin.

3 Kasım 2011 Perşembe

A ve Y BİRBİRİNE NE KADAR UZAK DEĞİL Mİ?

Birilerini memnun etmek için mi yazıyoruz?
Herkesin istekleri doğrultusunda mı yazmalıyız?

Yazmak, kelimeleri süsleyip biraraya getirip, alkış toplamak değil.

Yazarlığın en kolay bölümüdür yazmak.
Boş kağıtları umarsızca doldurarak yaz'mış olursunuz, resim çizerek de...

Her konu hakkında klavyesine gelişine basa basa, ahkam kesenler bile yazar oluyor bu memlekette...
Sadakat ister kalem.
Para, pul, şan, şöhret beklemez.

Oyuncak değildir kalem.
Magazin hiç değildir.

İknaya gereksinim duymaz bir yazar.
Tastiğe ihtiyacı yoktur.
Harflerden duvar örerken, dilini çok iyi kullanır.
Çünkü diline hakimdir.

Diline hakim olmayan bir yazar anlatmak istediklerini aktaramaz okura.

Oyuncak değildir kalem eğer çocuk değilsen!

Yüzme bilmeyenlerin,  başkalarının mayosuyla kıyıda boğulmasıdır yazarcılık.

Ben mi?
Ben kendi mayomla, kendi havuzumda yüzenlerdenim.
Evet iyi bir yüzücüyüm hem kendi çağımda hem de kendi çapımda.

Zevkle izlediğim büyük denizlere atlayacak olursam eğer, boğulmayacağımı biliyorum.
Büyük denizlerde deniz analarından korktuğum için kendi klorlu havuzumda huzurla yüzüyor,
komşu havuzlarda spor yapıyorum.

''Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur'' değil mi?


Unutmadan;

A ve Y harfleri birbirine ne kadar uzaksa, henüz alfabenin A'sını geçemeyenler için arada onca harf  varken Y'nin mertebesine ulaşmak o kadar zordur.


Sevgiler;

Begüm BAĞCI


1 Kasım 2011 Salı

FALIM FALLANMIŞ, YÜZÜM ALLANMIŞ:)

Fala inanma falsız kalma...
Ne boş bir söz değil mi a dostlar!
Herkes ne kadar da inanır oysa, kapı kapı dolaşır fal bakan var mı diye.
Yalan mı? Hanginiz ''geleceği görüyorum'' diye dolaşanlara inanmadınız?
Ya tesadüf ya kal gözü açıklığından bilenler olmuştur hayatınızı.
Rastlantısal olarak geleceği de bilmiş olabilir. Yoksa geleceği görebilen insan yoktur!
Ama ben de dahil hangimiz inanmıyoruz ya da inanmıyormuş gibi yapmıyoruz?
Benim kahveye olan bağım fal baktırmamdan gelir. Şimdi bildiğiniz günde 3 öğün kahve tüketicisiyim.
İstiklal caddesinde tarotcuları gezmişliğim, Çınarcık'ta ücret karşılığı ''kahve bahane yüzüne bakarım şahane'' tarzıyla korkarak dinlemişliğim, ''biraz önde otur, cinlerimi duymama engel oluyorsun'' diye kandırılmışlığım, yakın arkadaşlarımı ''atın hadi'' diye sıkıştırmışlığım ve ''hadi bir fal bak Begüm' diye zorlanmışlığım vardır.
Hangimizin yok?
Geçmişi söylediğinde ''aaaa kesin biliyor, görüyor, aman Allahım'' diye tribe giriyoruz. Oysa sende biliyorsun kendi geçmişini. Ve o kadar ortakki herkesin geçmişi birbiriyle...
''Hepimiz sevdik, hepimiz yola gittik, hepimiz terkettik ya da terkedildik, hepimizde göz var, hepimizi çekemeyenler var, hepimiz büyük sıkıntılardan geçtik, hepimiz yüzük taktık, çıkarttık, takacağız ya da çıkatacağız, hepimizin oğlu/kızı olacak, hepimiz kazık yedik, hepimiz tek çocuğuz tutturamadı 2 çocuğuz ama sorunlu kardeşiz... Vs vs...
Bana gelecekten haber ver!
Şimdiye kadar,  25 yaşımda Çınarcık'ta bilen çıktı geleceğimi, yani şimdimi...
''Sen 28 yaşında evleneceksin. 2 işe gireceksin  ve eskiden yüzük attığın, içinde T-A harflerinin olduğu biriyle evleneceksin. Güzel bir yuvan olacak, herkes sizi konuşacak. Kendi şehrinden uzağa gideceksin. Evinden ayrılacaksın. Arada daha uzatmak istemediğim ve çok fazla bildiği şey oldu bu geçen 3 yılım için 3 yıl evvelinden. Dediklerine göre beklediklerim var. 2012'de anne olacaksın. 29 yaşında yuvan oturacak tam bir aile ortamı olacak. Bıçak altına yatman olası.Bir düşüğün olacak. (Allah korusun) Elinin kalem tuttuğu bir iş yapacaksın. Onun yanında kendine ait bir işlin uğraşın olacak. 2 işi birarada yürüteceksin. Düşmanların var tipleri şu şu şu, gözleri hep yerinde, sözleri tek sen olacak. Zarar veremeyecekler. Uzak duracaksın.'' Falan filan...

Bunun dışında diğerleri gerçekten çöp. Şimdi biliyorum ''kim bu kadın, nerede, ne kadara bakıyor, telefonu var mı'' diye bir çok soruya muhattap kalacağım. Çünkü insan yaşamadan bilmek, hazırlıklı olmak istiyor herşeye. En azından ben öyle... Herkes gibi ''mutluluk'' aramıyorum ben fallarımda. Genelde ''kötülük''leri duymak istiyorum.

Fal işte. Kahvenin kahbe bir oyunu belkide...

Neyse...
FALINIZ FALLANSIN, YÜZÜNÜZ ALLANSIN:)

31 Ekim 2011 Pazartesi

ŞAKALAMACA , KENDİMİ YAKALAMACA...

Yazıp yazıp siliyorum. İçimin seli dışımın salına ayıp ediyor.
Yalancı çıkarıyor.
Saçma sapan bir yazı olacak bu farkındayım.
Okutmak üzere değil, okumak üzere yazıyorum.
Mecbur tutmuyorum oku! diye kimseyi.

Kendime yaptığım şakaları yine kendi kendime kakaya çeviriyorum.
Şakanın tadı bulunduğun yerin adıyla doğru orantılı.
Mesela şaka heryerde her zaman yapılmaz.
Ben kendime mutfakta şaka yapıyorum mesela.
Hoşuma gidiyor ve tek başıma çok eğleniyorum.
Ama en doğal ihtiyacım su içerken, kendime şaka yapamıyorum.
Boğazımda kalıp öleceğimi ya da zarar göreceğimi biliyorum.
Siz siz olun şakaları sevin. Kendinize şaka yapın yaptırın.
Ama dozlarını ve zamanlarını iyi ayarlayın ki hayatlarınız şaka olmasın.
Doğduğunda doktorun popona vurması ve senin ağlaman nasıl şaka değilse, pamuk tıkanıp, kefeni giyeceğin an'da şaka değil.

Aslında kakaların çok olduğu yerde şakaların ne kadar önemi var değil mi?

Bayram değil, 1 Nisan değil babam beni niye öptü?

Şakadır o şaka!
Eğleniyoruz şunun şurasında.

26 Ekim 2011 Çarşamba

SUSSAM SEL, KONUŞSAM DEPREM, YAZARSAM LAF OLUR.

Bazen yazmak istemiyorum.
Ama yazmak istemediğim an'ları bile yazmak istiyorum daha sonra.
Dış dünyamın salına herkes biner de, iç dünyamın selini kimse bilemez.
Herkesin merakıyım.
Kiminin özlemi, kiminin kızgınlığı, kiminin sevgisi, kiminin nefreti, kiminin özendiği, kiminin örneği...
Sonuç olarak herkesin merakı...
Aslında hak veriyorum onlara. Ben bile kendimi merak ederken insanların bana olan merakını yadırgamamam gerekir değil mi?
Bir iğne ipliktir gidiyor günlerim. Kimi kızıyor ' ne yazdın buralara' diye, kimi 'aaa kim yapar bunu', kimi 'tesadüf olamaz mı', kimi ' Allah yardımcın olsun', kimi ' tövbe tövbe', kimi 'Allah yapana 1000 katını versin'...

Paylaşmasam rahatlayabilir miydim bu kadar? Paylaşmasam korkum azalabilir miydi bir nebze olsun? Ben alışkın değilim böyle kötülüklere, kötü düşüncelere. Benin en büyük korkum karanlıkta elimi prize uzatıp lambayı açmak... Hani sanki elimi biri kapacakmış gibi.
Ama şimdi beynimi birilerinin kapma olasılığını düşündükçe korkuyorum, korkum tavan yaparken bedenim ve ruhum tabanla buluşuyor. Korkuyor(d)um.
Allah çok büyük!
Allah'a sığındıkça, insanlardan iç rahatlatıcı yorumlar aldıkça kendimi rahatlattım.
Büyü ya da tesadüf ne farkeder. Sonuçta eden kendine eder. Allah'ın büyüklüğüne şirk koşan, kalbini bozmuş insanların canlarını son nefeslerinde veremeyeceklerini düşündükçe korkmuyorum ne büyüden ne kimseden!  Benim kalbim temiz, benim vicdanım sağlam.

Ben azap sevmem, ben vicdan severim. İkisini bir arada hele asla tasvip etmem.
Bunun için yaşarım.
Yaşansın isterim. 

Dediğim gibi ben yazmadığım sürece kendimi eksik hissederim. Bazen yazmak istemem ama yazmak istemediğim zamanlarda bile yazacaklarımı biriktiririm. Bunu yazmayı ve paylaşmayı sevmeyenlerin anlamasını beklemem. Kızmam...

Acısı ve tatlısı bu hayat benim. BİZİM. Kabul eden ya da etmeyen. Hazmeden ya da edemeyen. İyi niyetle özenen ya da çekemeyen... Bu hayat bizim!

Gelecek ne getirir bilemem ama geçmişin bizden götürdükleriyle bugünümüz sağlam. Geleceğe yatırım oldu geçmişte isteyerek ya da istemeyerek kaybettiklerimiz.

Şuan hayatta en çok sevdiğim 4 insandan 2'si yanımda. Biri anneannem diğeri kocam...
Ben daha ne isterim! Anam babam olaydı bir de değmeyin o zaman keyfime...

Yazmak istiyorum.
Mutluluğumu, mutsuzluğumu herşeyimi yazmak istiyorum.
Çünkü anca ben yazdığım zaman ben olabiliyorum.

SUSSAM SEL, KONUŞSAM DEPREM, YAZARSAM  LAF OLUR.

LAF OLSUN DİYE YAZIYORUM...

Keyifli, keyifsiz, haset, sevimli, özel, güzel, nasıl hissediyorsanız o tarz okumalar...

Saygılar ve Sevgiler
Ayrıca İYİ GECELER;)

19 Ekim 2011 Çarşamba

Sumak Almam Dışında Bugün Hiç Yaşanmasaydı Keşke!

Yerim mutfak bu gece.
Nescafe'm önümde, hafif müzik derinden... Sezen çalıyor şuan.
Sağ tarafım komple deniz, karşı tarafın ışıkları beni süzüyorlar.
Ve ben bundan inanılmaz keyif alıyorum.

Bugün ben çok ağladım. Uzun zamandır ağlamadığım kadar ağladım.
Küfürlerin en açık saçık olanlarını ettim.
Lugatımda ne kadar enteresan küfürler varmış da ben bilmiyormuşum onu anladım.

Şuan bile hayatıma kaldığım yerden devam ederken ben ve herkes, dillendirmek istemiyorum 24 tane ana kuzusunu. Vay gidene... Yarın Best Fm yayınını açacak, herkes bağıracak, ağlayacak en geç 1 hafta sonra herkes yine unutacak ve ateş herzamanki gibi düştüğü yeri yakacak...

Güzel günler görmek istiyorum. Herkes için. Ülkem için. Nefes alıp veren her canlı için.
Vatanın çocuğu olarak onun bunun çocuklarının ellerini kollarını sallayarak aramızda gezinmesini istemiyorum.
Ve bu konuyu uzatmak istemiyorum.

Kendime dönüyorum.

Döndüm bile...

Bugün pazara gittik. Kahvaltılığımız kalmadığı için...  Benim canım sevgilim gık etmeden gezdi benimle pazarda baştan aşağıya. Öyle hoşuma gittiki... Hem pazar çantamı taşıdı hem de beni.
Bütün tezgahları tek tek gezerken ben; nane gördüm, evde bitmiş olduğu geldi aklıma ve tam alırken gözüme Sumak çarptı. Ne olduğunu bilmeden ''eh elbet işime yarar'' diyerekten aldım.

(5 dakika sonra)
İyiki almışım çünkü an itibariyle google'da araştırmam sonucu ağız ve diş eti rahatsızlıklarına birebir iyi geldiğini öğrendim. Tufan'ın ağzında ve diş etlerinde acı ve yara var. Neye niyetsizlik neye kısmet. Şifa olsun sevgilime...

Şuan Emre Altuğ çalıyor. Neden bilmiyorum ama bu şarkı beni çok duygulandırıyor.
Tüylerim diken diken oluyor. Lafta değil cidden... ''Çifte Kavrulmuş''

Biliyor musunuz ben bazen okumaktan nefret edenler dahi okudukları için yazıyorum.
Yazasım yokken bile yazıyorum.
Tabi birde gerçekten beğenerek takip eden, yazmamı 4 gözle bekleyenler için yazıyorum.
Meraklıları unutmamam lazım sanırım. Hissizce ''acaba n'apıyor'' diye kuduranlar içinde yazmıyor değilim.

Eee yazmayı seven insan için sebep mi soruyorsunuz?

Mesela bugün bayrağımızda ip olmadığından tokalarımla tutturduk balkonumuzun demirlerine TÜRK BAYRAĞIMIZI. Herşeyden bahsedip bunu es geçemem.. Kaldırmayacağım. Hep duracak artık!

Bizim kapının önü insanların duraklama yeri gibi. Çok keyifli...
Durup sarılanlar, öpüşenler, ağaç altına oturup oynayanlar, şarkı söyleyenler, tartışanlar, telefonla konuşanlar, taksi bekleyenler, yorulanlar... Sanki hepsinin yeri bizim kapı. İnsanları izlemeyi severim bilenler bilir. İstiklal Caddesine çok gidip tek başıma oturmuşluğum vardır tepelerden insanları seyre dalmak için. Benim istediğim 1 göz Allah bana verdi 4 göz:)

Kötü bir gündü. Acı bir gündü. Yandık. Ağladık.
Kafamı dağıtmak istedim ama dönüp dolaşıp aynı yerde tıkanıyorum.

Bugün keşke bugün olmasaydı.
Sumak almam dışında bugün keşke yaşanmasaydı.

Ah o analar, babalar, eşler, kardeşler!
Nasıl verecek hesabını Allah katında o şerefsiz leşler!!!


Nescafe'm bitti.
Şarkılar saçmalamaya başladı.
Bu kadar yeter.
Evli 1 Kadın biraz Edebiyat'a geçer.



Neyse!

Herkese sevgiler.
İyi geceler.


14 Ekim 2011 Cuma

Işıkların Hızı Onların Kızı...

Işıkların Hızı Onların Kızı



İstediğin müziği aç.
İzmir manzaralı balkonuna geç.
Bir yerlere yetişmeye çalışan arabaları, içi dolu olan otobüsleri seyret.

Karşı tarafın ışıklarına bak umursamazca.
Belki sana yepyeni isteklerini kendi hızlarıyla getirirler.
Neden olmasın?
Senin her istediğin olmadı mı hem? 
Bal gibi oldu. Yine olacak. Sen istedikten sonra yine başaracaksın. 

Gece güzel. Eh biraz kafamda güzel...
İçmemeye hazırlıyorum kendimi böyle içerek. 

Gece farlarını yakıp geçen bisiklet topluluğu paslanmış bibloya dönen, arka balkona tıkılmış bisikletleri getiriyor gözümün önüne. Henüz selesine popomun varamadığı... 
Pardon 1 kez poz vermek için oturmuştum... 

Sevmem yalanı. Beceremem. Becereni hemen anlarım! 

Neyse.

Çok güzel bir gece aslında...
Arabalar vızır vızır, otobüsler dolu geçiyor hala bu saatte. Cuma gecesi...
Gerçi İzmir'in gün ayrımı yok. Ama benim var.

Müziğin sesini biraz daha açtım. Karşı ışıklara baktım. 
Gördüğüm arabaların içindekileri hayal ettim. Mesela içlerinde kimin ya da kimlerin olduğunu, nasıl yerlerde oturduklarını, evlerinin dekorasyonunu, nasıl yerlere takıldıklarını, konuşma tarzlarını, yaptıkları işlere kadar düşündüm. Sahi ben bunları hep yapardım evlerin pencerelerine bakarak. Tepemden uçak geçerken ''hangi şanslı nereye uçuyor'' acaba diye düşünürdüm hep. Nerden biliyordum şanslı olduklarını, belki bir ölüm haberi alıp ağlayarak uçuyordu biri, belki iflas etmiş bir adam terkediyordu şehrini, belki aşk acısından nereye gittiğini bilmeden gidiyordu biri, belki hasta haberine koşturuyordu biri...
Ben hiç felaket getirmedim aklıma, ne kendi ne yakınlarım adına. Felaketimi yazmak isteyenler olduysa da...

Felaket tellalıyım. Önce kötüsünü düşünürüm iyisi sürpriz olsun diye. Bu başka bir pencere kocaman dev apartmanımda.

Dönerim birazdan bir duble daha rakı koyacağım kendime...

Döndüm.
Fonda Sezen Aksu çalıyor. Aşağıdan kalabalık bir grup geçiyor. Sanırım öğrenciler...
Bende öğrenciydim bi dönem.
Sabaha karşı Göçmenköy'de ki börekçiye gitmiştik açlıktan cebimizdeki son paramızla...
Gözlerim mi doldu ne!
Yok bana öyle gelmiş.
Hatta bir keresinde paramız bittiğinde midemizin üzerine bastırarak uyumuştuk açlığı hissetmeyelim diye...
Annemi o saatte uyandıracak halim yoktu. Aslında varmış. Gecenin bir körü besinsizlikten vücudumdaki demir tükendiğinde 2 gün hastanede serum yemek için yattığımda uyandırmıştım uykusundan... Densiz ben. Bok ben! Ne kadar düşüncesiz hain bir evlatmışım ben!

Ya şimdi?
Ah! Keşke zamanı geri alabilsem de onları hiç üzmeseydim.
Her evlat üzüyor işte anasını babasını. Üzmedi diyen ana baba yalan söyler.

Biliyor musunuz çok korkuyorum asi bir evlat sahibi olmaktan. Bana ''sanane'' dediği an ben öleyim daha iyi...
Kahrolurum. Mahfolurum. Bak gözlerim doldu bile.
Ya anasını babasını sevmeyen bir evlat olursa? Ya söz dinlemezse? (ki hangi evlat dinliyorki)!

Kendim yazıp kendim ağlıyorum yine...
Saçmalamıyorum ama!
Korkuyorum.

Bir baba evladına bağ bağışlamış, evladı bir salkım üzümü çok görmüş'ü yaşamaktan korkuyorum.
Ben çok görmedim ama. İstesinler o bağ onların olsun. Ben seyretsem bana yeter.

Ah be!


Karşı tarafın ışıkları!!!!
Bok yediniz işte. Beni taaa nerelere, nelere, nerden nereye zıplattınız!

Düşünce gücüm terledi ışıkların ötesinde.
Sulandırmaya hiç gerek yok.
Hasta olurum yoksa!






2 Ekim 2011 Pazar

Daha Erken Değil mi?


Kısa ve öz: Bize göre değil. 
Gezeceksin tozacaksın da n'olacak? Gezmedik mi? Tozmadık mı?
Yurtdışı mı? Allah nasip ederse alırım çocuğumu giderim. Biraz ortalıklara çıkınca...
Yaşım 28 dolu dolu, Tufan 35 dolu dolu... Tek boşluğumuz bir bebek...
Hayırlısıysa olsun diye dualar ediyoruz. 
Çocuklu arkadaşlarımın kimi '' bekleyin biraz daha gezin'' derken, bir kısmı '' ahh neden bu kadar beklemişim'' diyorlar... 30'a kadar mı bekleyeyim? Tufan 40'ını mı beklesin yani?  Ya tek çocuk düşünmüyorsan?
Hem zaten ha dedim mi olmuyor çocuk. 

Hep derdimki ''anneannem beni gelinlikle görsün, mutluluğumu görsün'' şimdi de ''torununun çocuğunu görsün'' diyorum. Görsün ama be... Nasıl mutlu olur! Beni yıkadığı gibi benim oğlumu/kızımı da yıkar. 
Anne olmayı istemek kalpten gelir birsüre sonra ruha iner en son bedene düşer.
Evet ben anne olmak istiyorum annem gibi. Benim annem gibi. 
Allah hayırlısıyla nasip etsin demekten kendimi alamıyorum. Hemen hemen her gün yatıyorum bu cümle, kalkıyorum bu cümle. Tufan'ı anlatmama gerek yok deli oluyor, benden çok istiyor baba olmayı...
Biliyorum dünyanın en güzel babası olacak o... 
Biliyorum çok sevecek evladını o...
Benim pabucumu dama atmasından ne kadar korksam da, ona o duyguyu yaşatmayı herşeyden çok istiyorum.
İstiyorum eve çok ama ''hayırlısıysa'' istiyorum.

Kız mı istersin, erkek mi? Bu sorunun cevabı hep ''sağlıklı olsun n'olursa olsun''dur. Evet aynen öyle. 
Kaç çocuk istiyorsun? '' Tek çocuk olduğum için tek bırakma taraftarı değilim, ama tabi Allah bilir''...

Bundan 2-3-4-5-6-7 yıl önce bir evlilik yapmış olsaydım evlendikten hemen sonra çocuk yapmayı düşünür müydüm? ''Hayır düşün(e)mezdim çünkü ben daha çocuktum''.

Dua ediyorum sözlü, içten ve şuan yazılı:

Allahım sen evladı olan herkese evlatlarını bağışla, onlara sağlıklı bir hayat nasip et. 
Doğum yapacak, hamile olanlara sağlıkla, sağlıklı bebişlerini doğurmalarını nasip et. 
Anne olmak isteyen bekarlara hayırlı birer kısmet ve sağlıklı bebişler, evli olan benim gibi bütün kadınlara sağlıkla, huzurla, HAYIRLISIYLA güzel müjdeli haberi nasip eyle.... 

Ne diyelim kısmet...

Evlenmeyen, doğurmayan kalmasın. Ama Tayyip'in dediği gibi 3'er 3'er değil, sağlıklı, cebinin, bedeninin  ve ruhunun yettiği kadar... 


Amin!

1 Ekim 2011 Cumartesi

EV'Lİ'LİK SEVENE GÜZEL!


Ne güzel.
Herkes evleniyor. Birbirini gerçekten sevenler yuvalarını kuruyorlar... Bundan 2 ay evvel bizde kurduk. 

O heyecanı, o sıkıntıları, o gözyaşlarını, o korkuları, o duygu karmaşalarını, o stresleri, bütün inişli çıkışlı duyguları bir(e)bir yaşadık. Bazen anlatamadık bazen anlatmadık. 
Gelin olmak her genç kızın hayalidir. Gelin olanı herkes kıskanır. Evli olsa bile...
Misal ben yeni gelin olan arkadaşlarımı gördükçe o günüme geri dönüyorum. Gelinliğimi, düğünümü, o müthiş geceyi, dans edişlerimizi, şuursuzca göbek atışlarımızı anımsamaya çalışıyorum. Anımsamaya çalışıyorum çünkü kare kare geliyor insanın aklına. Videoyu izlediğinizde kendi düğününüze şahit oluyorsunuz. 
Allah evlenen çiftlerin üzerinde melek yaşatırmış, şeytanlardan korusun diye.

Evlilik! Ne kadar güzel şey. Ne kadar zor şey. Deli işi. Bebek işi... Evlilik! Çok şey! Herşey!
Her genç kızın derdidir 15 yaşından itibaren yuva kurmak bakmayın ''evlenmem ben, aman adam mı var, yok yok ben asla, deli miyim ben evleneyim, amaan bütün evlenenler boşanıyor hem, bana göre değil evlilik'' vs. bu lafları hepimiz hayatımızda duymuşuzdur birilerinden ya da kendimizden. Ben henüz geçen yıl ''evlilik bana göre değil  ben asla yapamam'' diyordum. Bu ve bunun gibi cümleleri kullanan her dişi muhakkak eşini aramak için gözleri felfecir okur. Yılana sarılır. Denize atlar. 

Taze gelinim ben. Ukalalık yapıp boş beleş konuşamam. Anca 2 ayı aşkın süredir neler yaşadığımı, hissettiğimi, tecrübe ettiklerimi paylaşabilirim. 

Evlendiğim ilk bir kaç gün ''kaçamak' yapıyormuşum gibi gelmişti. Balayını kafamda sürekli ''dönünce babaevine döneceğim'' düşüncesiyle savaşırken buldum kendimi. Yıllarca yaşadığın evinden 1 gecede 1 imzayla başka bir eve geçiyor olman tuhaf. Neden mi başka bir ev? Her ne kadar kendi zevkine göre, kendi isteklerine göre yerleşsen bile benim evim diyebilmek zaman alabiliyor. Ben daha yeni yeni benimseyebildim. Bakmayın siz ''evim, evim'' yazdığıma ilk zamanlar...
Tufan'dan izin alıyordum buz dolabından bişi alacakken... Onun ne kadar kızdığını buraya yazmayacağım:)
Geçiş dönemi...
550 km uzağa geldim, ondan başka kimsem yok burada. Ve artık sevgili değiliz. Evet sevgiliyiz ama değiliz.
İlk zamanlar uyuması bana çok koyuyordu, oturup ağlıyor enteresan seslerle onu uyandırmaya çalışıyordum. Mesela kumandayı bilerek yere düşürüyordum. Ya da pikeyi öyle bir çekiyordum yerinden hoplatıyordum. Ara sıra korkarsam eğer hala yapıyorum:) 
Evlenince insan alınmayacağı şeylere alınır hale geliyorum. Allah'tan ikimizde farkındayız geçiçi bu alınganlık. 
Mesela çöp dökme işi Tufan'a ait bizim evde. Eğer bana surat asıp, söylenirse ben hemen tripleniyorum. 
Elimde değil işte hemen ağlıyorum. 
Şehir değiştirmiş olmanın verdiği özgüven eksikliğini yaşıyorum.
Akşam eve döndüğünde beni öpüp hemen kuşun karşısına geçip ona sevgi göstermesi bile beni en az 3 kez ağlatmıştır mesela:)
Evlilik ve sevgilili arasındaki en büyük fark şu: Sevgiliylen her görüştüğünde gözgöze, elele, dipdibesindir. Çünkü vaktin dardır. Ve vaktin en fazla 15 saatse bunun abartısız 14 buçuk saati muhakkak temas halindesindir. Yarım saati de telefon görüşmeleri, tuvalet ihtiyacı diyelim...
Evlilikte ise 7/24 yanyanasın. Karışanın görüşenin yok. Tabiki yanyana uzanıp film izliyorsun, tabiki sevgili gibi vakit geçiriyorsun, sokakta yine elele yürüyorsun, yetmedi sarılıyorsun. Ama yeri geliyor ayrı koltuklarda pinekliyorsun. İşte bu ayrı koltuk olayı bana ilk başta ne kadar koymuştu anlatamam. Off diyorum size...
''Ama sen sevgiliyken benim dibimden ayrılmazdıııııııııııııııııııııııın, n'oldu evlenince değiştimi, ben annemiiii özlediiiiiiiiiiiiiiiiiim, sen artık beni sevmiyorsuuuun, tamam bundan sonra sakın yanıma gelme, bari burda uyuma git yatağına uyu!'' gibi salya sümük çok ağlamışlığım var bu 2aylık süre zarfında. Ağzımdan bunlar çıkarken yüreğim başka tabi...
Bende istemiyorum sürekli yapış yapış, yapışık ikiz gibi evin içinde dolanmayı. Bende istemiyorum daracık koltukta 2 kişi oturup sigara içemeden fil, dizi izlemeyi. Ama işte oluyor.
Tartışmalar çok fazla. Öncü değil ama artçı. Evlilikte doğabilecek bütün depremleri artçılar halinde atlatabiliyorsanız, büyük bir deprem size uğramaz. Konuşmak lazım yeri geldi mi susmak, susuşunla karşındakine derdini anlatmak. 

Evde en paspal, uyanmış halini gören adama yine de güzel gözükmeye çalışmak, sana hayranlıkla bakışını izlemek, hayran hayran ona bakabilmek, iğrenmemek, canı acısa canının acıması... Bunlar çok güzel.
Bir evde 1 can haline gelebilmek... 
Allah bütün genç kızlara nasip etsin.

Ama evlilik 'sevmeden' girilmemeli. Üstüne basa basa yazıyorum azıcık olsun sevginiziden şüpheniz varsa sakın ama sakın EVLENMEYİN! Sevmediğiniz adama tahammül etmeniz mümkün değil aynı evin içerisinde. 
Evlilik bir kaçış değil evlilik kapanış. Bir dünyaya 4 ayakla dalış. Sevdiğin adama ne kadar kızarsan kız, küsersen küs en fazla 1 saat sürüyor küsüşler. Fakar eğer sevmiyorsan bu 1 hafta, 1 ay derken boşanmayla sonuçlanabiliyor. ''Ama o beni seviyor'' yok öyle bir cümle! O seni seviyor diye onun anca sana olan sevgisini sevebilirsin. Peki ya senin onun kişiliğine, yüzüne, kaşına, kalbine, beynine olan sevgin? İşte bunların 1'i bile eksik olursa gitmez, yürümez! Bütününü sevmelisin eğer evleniyorsan. 

Herşey bir kenara,
Elleri ve ayakları benim gibi hiç ısınmayanlar varsa size bir sır vereyim mi; 

Gerçekten seviyorsanız,
gece uyurken artık ASLA üşümüyorsunuz.


27 Eylül 2011 Salı

O NEYDİ BE!

Dün diş doktoruna gidip Çarşamba günü için randevu aldığımızı yazmıştım. İşte plan kuruyoruz Allah bize gülüyor. Aynen yaşadım bu sözü. Dişim gün içerisinde hafif hafif inceden inceden ağrıyordu. Hemen bir apranax fort alıp kestim ağrıyı. Yaklaşık 3-4 saat etkili geldi sonra yine inceden inceden başladı sızı... Bir apranax daha aldım. Tam geçmedi ama iyiydim. Akşam saatlerinde öyle bir ağrı başladıki o acıyı yazmaya kelime bulamıyorum. Bu arada Tufan'da rahatsızlandı, terledi, halsizleşti. Kalktım hemen hasta çorbası yapıp bir güzel içirdim, uyuklamaya başladı. Terlemesi gerekiyordu. Ağrım çoğalınca Tufan Çiğli'de nöbetçi eczane bulup, kas gevşetici özelliği olan başka bir ağrı kesici almaya gitti. O ilacı içtim, biraz sarımsak, biraz gargara, biraz tuz bastık. Geçer gibi oldu. Tufan yine uyuklamaya başladı saatte epey ilerlemişti. Top oyunu oynuyordum ve bitince Tufan'ı kaldırıp ''hadi yerimizde uyuyalım'' diyecektim ki yine başladı... Hafif hafif başladı, biraz daha hızlandı, bütün çeneme dağıldı, sağ tarafım uyuştu, başımın sağ arka alt kısmından kan fışkıracakmış gibi birşeyler olmaya başladı. Daha evvel yaşamadığım bir ağrıydı bu benim... Tufan'da hasta olduğu için ona hiç dokunmak istemedim. Ama ölmek istiyordum o an! O nasıl bir acıydı! Nasıl! İnternetten diş duası diye bir dua buldum başladım 7 kere okumaya. Ne kadar konsantre olabildim orası meçhul!
Kalktım pc başından diğer koltuğun üzerine geçip, sedye pozisyonunda, sağ elimi sağ yanağıma bastırarak, kafamı yastıkların arasına gömmüş bir şekilde ağlamaya başladım. Saat 02:00'a geliyordu ya da geçiyordu...
Nefes alamadığımı hissettim, böyle bir sancı yoktu. Diş ağrısının kabir azabının 1000'de 1'i olduğunu duymuştum. Sanırım artık namaz kılıp, oruç tutup, kendimi ibadete verme zamanım gelmiş benim!
Tufan kısık sesimle ağlamama zıplayarak 'ne oldu aşkım, dur tuz basalım, dur tuzlu su gargara yap, dur hap'' vb. şekilde uyanıp beni rahatlatmaya çalışıyordu. Tövbe estafurullah ama ağzım sağa kaymıştı, rengim bembeyaz ve konuşacak durumda değildim. Tufan bana odada duran Fanta'yla bir hap daha içirdi 'keser' diye... Kesmedi. Arttı. Abardı. Coştu. Tufan tekrar nöbetçi eczaneye giitti dişinol almaya. Dişinolu resmen ağzıma boca ettik. Ve Tv karşısına uzandık sağ elimi sağ yanağıma bastırarak uyumaya çalıştım Nihayetinde 1 saat uyudum. Nasıl uyumak denirse.Saat 06:00'a doğru yattığımız yerden sanki uyuşturucu müptelası edasıyla fırlayıp dişinol, tuz, sarımsak, hap ne varsa ağzıma boşaltmak istedim. Ben o hışmıma ve ağlamama Tufan uyanıp evin içinde koşturmaya başladı. Ne bulursa dişime sürmek istiyordu. Ama ben hepsini yapmıştım ve bir faydasını göremiyordum. O ısrarcı oldukça ''yaptım onuda. yaptım bunuda'' demeye çalışarak büyük bir efor sarfediyordum. Tufan ise hala ısrar ediyordu. Ens sonunda yapmadığım tek şey rakıydı. 2 adet boş şişemizin dibini bir pamuğa dökerek dişimin üzerine bastırıp ısırttırdı. Isırabilmek ne mümnkün ben ağzımı kıpırdatamıyordum... Ağzımdan geldiğince yapmaya çalıştım. Bu kez tutturdu ''hap iç'' diye... Dişimi kurtarayım derken karaciğerimden olacağım diye söylenmek istedim ama kimbilir o cümleyi nasıl kurdum. Şuan bile bunları sizlerle paylaşırken net olarak hatırlayamıyorum yaşananları. En gerçekçi hatırladığım beni tüketen ve öleceğimi hissettiren o beter ağrıydı...
Tufan ''sabret aşkım az kaldı açılacak dişçiler, ya da gel o beğenmediğimiz acile gidelim'' diye konuşuyordu. Onu duyuyordum ama tepki veremiyordum. Ben dün gittiğimiz doktoru istiyordum. Saat 07:30 olmuştu ve ben hala zıpzıp zıplıyordum. Kafamı Tufan'ın göğsüne yatırıp ona yalvarmaya başladım.
''N'olur geçsin aşkım, söz ver bana geçecek değil mi, bitsin n'olur, azıcık dinsin n'olur'' diye ağlıyordum.
Tufan'ın halini ne siz sorun ne ben söyleyeyim...
Ellerimi açtım başladım dua etmeye ''Allahım n'olur al bu acıyı, alma tamam ama en azından hafiflet, Allahım n'olursun n'olursun duy beni, geçir yarabbim'' ...
Geçmiyordu daha  artıyordu, içim kıyılıyordu, beynim patlayacak gibi oluyordu, az sonra öleceğim sanırım can veriyorum gibi geliyordu. Ölümden değilde böyle inleye inleye ölmekten korkuyordum.
Saat 08:15 gibi evden yangın varmış edasıyla fırladık sokağa. O baytarlara bile razı gelebilirdim belki ama ya daha kötü ederlerseydi beni...En iyisi doktoru beklemek, 09:00'da açar dedik. Açmadı. 10:15 dedi. Başladık Bostanlı, Karşıyaka deli danalar gibi yuvarlak çizmeye. Bir sigara daha bir tane daha dumanı keser mi acaba?

Sağa kaymış ve resmen heceleyerek konuşabildiğim ağzımla Tufan'a ''bu dünyada kaç kişi var'' diye sordum.
''7 milyar desek herkes mi el açtı dua ediyor bugün bana sıra gelmiyor, duymuyor mu Allah beni'' diye hecelemeye başladım. Ahh ne acı çekiyordum!

Ve saati geldi. Doktorum sağolsun çok ilgilendi. Ve yıllar önce kanal tedavisini yarım bıraktığım dişimin dolgusu kırılmış, etinde büyük bir iltihap oluşmuş ve yayılmış. Tufan'ın elini sıka sıka tedavimi oldum, geçici dolgum konuldu ve ağrım yavaş yavaş geçmeye başladı. Şuan size bu satırları yazarken uykusuz, gözler şiş ve mahmur bir şekilde yazıyorum.

Birine ''Allah belanı versin'' demeden evvel iyi düşünün, nasıl ne şekilde geri döneceği belli olmaz.
Ben beddua edeceksem artık ''Allah diş ağrısı versin'' diyeceğim.
Aman yok yok kimseye beddua etmeden bana gelen bu diş ağrısı, birde edersem yine bana döner gelirse bu kez ölürüm.

Allah düşmanıma bile vermesin!
Asla etmiyorum ve etmem ama edersem eğer benim ALLAH BELAMI VERSİN.

Ben şimdi iyiyim;
11 dolgu olacak,
2 kanal tedavisi uygulanacak ve
1 adet çekilecek bir ağıza sahibim.

Herşey tamam ama...
Hakikaten o neydi be!


26 Eylül 2011 Pazartesi

Dişlerimin fişleri çekilmiş!

Diş ağrısı hiçbirşeye benzemiyor. Bir de taş düşürme nam'ı değer böbrek ağrısı...
İkisinide dibine kadar çekmiş bir insan olarak yazıyorum!
Böbrek sancısı adamı intihara sürükler çaresi bulunana değin her an kendini bir yerden atabilirsin!
Diş ağrısıysa kafanı duvarlara vurmana ve beyin kanamasına sebep verebilir.

Gelelim diş ağrımıza. Neden mi ağrımız?
Çünkü karı koca karşılıklı diş ağrısı çekiyoruz biz 2 gündür. Sarımsakları bitirdik dişlerimize soka soka... Apranax fort yarıya indi. Biterse yandık!
Bugün Karşıyaka'da ismini hatırlamak bile istemediğim bir diş hastanesine gittik.
İkimizi ayrı doktorlara vermiş olmalarına mı kızsam yoksa doktorların baytarmışcasına davranmasınamı bilemedim! Benim baytarımın adı Suat, Tufan'ınkiyse Levent.
İçeriden bir kadın ''Begüüüüüm Baaağcııııııııııı''diye bağırdı ve odaya girdim.
Doktor: ''Otur''.
Yaklaşık 5 dakika telefonuyla oynadıktan sonra ellerine eldivenlerini geçirip.
Doktor: ''Aç ağzını! Şikayetin ne?
Ben: '' Şimdi doktor bey benim dişim çok ağrıyor, birinde de kır..''
Doktor'' Tamam aç!
Ne bokuma taktıysa ellerine o eldivenleri! Bir göz attı gözünün ucuyla ve 14 ve 46 numara çekilecek dedi sekreterine.
Ben: Antibiyotik falan kullanmam gerekmiyor mu?
Doktor: Al bunu çık cerrahiye git çektir!

Ben: ALLAH belanı versin pislik herif! (Tabi içimden)

Çıktım kapıdan karşımda Tufan. Ama nasıl sinirliyim, dokunsalar ağlayacağım!
Tufan' henüz girmemiş bile. Neyse onunda adı bağrıldı ve girik beraber odaya. Benimkinden azıcık daha kibar ama yine çekilecek diyen bir doktor.Ben başladım kendi kendime söylenmeye.
Tufan'da bana... ''Ben sana demedim mi bu hastaneye gelinir mi'' diye.
Bende sonuçta diş hastanesi, sıkıntımızla ilgilenirler sandım ne bileyim ben böyle baytarlarla karşılaşacağımızı!

Çıktık oradan ve oraya gelirken gömüş olduğumuz bir apartman dairesinde bulunan son teknolojileri barındıran bir muayenehaneye girdik. Adam kibar, kültürlü, iyi bir dinleyici ve iyi bir anlatıcı. Belliki işini iyi yapıyor. Tufan'ı muayene ederken diğer taraftan sıkıntıların neler olduğunu anlatıp notlar alıyor.
DOKTOR:Bir adet çekilecek 1 adet kanal tedavisi uygulanması gerekecek ve dişlere temizleme yapılacak. Ücretide şudur.
Sıra bana gelince hafif soğuk ter dökerek oturuyorum o berbat koltuğa.
DOKTOR: Eşinizin uygulaması biraz uzun sürecek yalnız. Bayağı sorun var.
Tufan: Nasıl?
Ben: Evet 3 köşedede birer tane düşen dolgu, kırılan diş ve kök var.
DOKTOR: O kadar olsa iyi.
Tufan&Begüm: ???
Doktor: 11 ADET DOLGU, 2 KANAL TEDAVİSİ, 1 ÇEKİLECEK DİŞ VE EN SON TEMİZLİK...

Şok oldum. Ağzımın kimi zaman mecazen bozuk olduğunu bilirdim ama gerçek anlamda böyle bir ağıza sahip olduğum hiç aklıma gelmezdi. Belli etmesemde Tufan'dan biraz utandım aslında. Bir ağızda 11 adet dolgu yapılacak diş olması ne demek? 2 adet kanal ve 1 adet çekilecek diş. Geriye ne kaldıki???
Tufan tabi benimle dalga geçmeye başladı sonra bende kendimle...
Meğersem ben alt dişimin ağrı yaptığını sanmışım ama üst dişimmiş beni zıplatan!
Doktora çok teşekkür ettim ve ''sayenizde yanlış dişime sarımsak soktuğumu anladım'' dedim.
Adam güldü.
Neyse işte.... Çarşamba akşamı 17:30'a randevu aldık. İkimizde çekilecek olan dişlerimize veda edeceğiz ilk etapta. Sonra 15 günlük bir ara (taşınma sebebiyle)... Daha sonrasında başlasın 11 dolgu 2 kanal tedavisi ve temizlik...

En korktuğum doktora işim düştü. Bakmayın aslında bunları yazarken bile diş ağrısıyla savaşıyorum az evvel sustum. Ağlıyordum avaz avaz. Tufan şuan eczaneye gitti bana dişinol ve ağrı kesici, kas gevşetici almak için.
Dayanılacak gibi değil gerçekten. Dişlerimin yapımı sırasındaki maceralarımıda sizlerle paylaşacağım. Eminim hepinizi soğutacağım dişçiden:)

Bu arada diş bozukluklarının hamilelikte bebeğe kadar zarar verdiğini öğrendim. Anne olmayı isteyen bir insan olarak onun hayaliyle dişimi sıkamayarak oturacağım o koltuğa. Hayırlısı...

Anlayacağınız benim dişlerim fişlendi!
Şimdi ''nazar nazar'' diyecekler...

Bende bozuk olan ağzımı mecazen daha da bir bozacağım!
Yiyeyim diyeceğim nazarını!
Ulan ağzımda diş kalmamış diş!

25 Eylül 2011 Pazar

Çok oturduk evimizde taşınıyoruz.

Bu evi nasıl tuttuğumuzu bugün gibi hatırlıyorum. Evlenmeden 1 ay evvel internetteki araştırmalarım sonucu bir sürü ev kaydetmiştik.Gezecek ve karar verecektik.Nihayetinde İzmir'e geldik ev bakmaya.
Ama sadece 2 ev gezdik. Bir tanesi Göztepe tarafında sahilde 3 oda 1 salon bir apartman dairesiydi.
Dışarıdan bakılınca kesinlikle 'o' olmalıydı.Hem Tufan'ın teyzesinin de yan apartmanıydı. İşime gelirdi...
Eve girip salonu görünce ''evet budur'' dedim. Önün alabildiğine deniz manzarası. Kocaman camlar. 
Rakının dibine vurabileceğin bir balkon...Benim için önemli olan mutfak ve banyoydu aslında...
Mutfak kırık dökük, banyo köpek bağlasan duramayacak şekildeydi.En az 10 milyar masraf vardı evde.
Odalar desen gömme dolaplı olmasını ne kadar sevsem de kırılmıştı..Anında soğudum.Sahildeki evler 30-35 senelik olduğundan içleri eskiydi.Eski ev severim ama kırık dökük değilse...,Umduğumuzu bulamadık ve geldik buraya.Burası neresi mi?
Burası Sasalı. Doğal Yaşam Parkı ve Sasalı köyü'ne bile yürüme mesafesinde olmayan Çiğli'ye bağlı ayrı bir yer.İzmir'in bir ucu. 28 km uzaklıkta.İlçesine ise 10 km...Siteler ve yüzlerce villa. 
Hem de havuzlu, jakuzili, bahçeli, güvenlikli, 3 oda 1 salon. 2 oda ve salon havuz manzaralı. Ee tabi evi gezince yeri nerde, ben nasıl dışarı çıkarım, nasıl yaşarız vs. herşeyi unutuk ve gördükten yarım saat sonra kontratımızı yaptık. Evlendik, balayına gittik ve sonunda evimize geldik. Tabi bahçeleri yıkıyoruz, masalarımızı çıkarıp yemeklerimizi bahçede yiyoruz, havuza doyamıyoruz. 
İlk tanıştığımız komşularımız sivrisinekler oldu.Gerçi onlara sivrisinek demek doğru olur mu bilmiyorum!
İğne sokmuyorlar, kopartıyorlar. Kan emmiyorlar, hortumluyorlar. Tshirt giysen de faydası yok, üzrinden bile yiyor. Valla bak hatta tshirtlerin delik deşik oluyor. 
Tufan işe gidiyor, ben evde temizlik, seyir, mutfak, internet günlerimi geçirir oldum.
2. ayımızı bitirdik. Bu 2 ayda ya misafirimiz oldu ya da biz Avşa, İstanbul, Darıca, Çınarcık  geldik gittik.
Hadi ev kalabalıkken pek hissetmedim mahsur kaldığımı. Ama yalnız kaldığım an'larda, sigaram bittiğinde, ekmek kalmadığında, süt bittiğinde anladımki ben dağbaşındayım. Ve çaresizim.  Nerde o babaevinde aradığım kuruyemişçim? 
- 2 paket sigara, 2 ekmek, bi lolipop, patlamış mısır ve beyaz tadelle 22 numaraya.

Gerçi burdada Herşey dahil Rafet var, site görevlimiz fakat o da ayrı bir roman...
Site sakinlerinden birinin kafasına sopayla ölümüne vurdu. Evet şaka yapmıyorum öldürmek için vurdu ama sıyırdı. O geceyi hatırlamak istemiyorum. O benim kocamda olabilirdi Allah korusun. 
Gerçi benim kocam onu o sopaya ya oturtur ya da yutturur o ayrı bir konu ama neyse!

Verdiğin sipariş 1 saatten önce gelmiyor. Bazen hiç gelemiyor. Bazen yanlış geliyor.Gelmeseydi daha iyiydi dedirttiriyor.Bakkal aşeriyorum ama yok. Çıkıp yürümek istiyorum ama yok. Bisiklete binmek istiyorum ama bisiklet yoluna gidebilmek için yapılmamış yollarda 15-20 adet köpekle savaş vermem gerekir.İnsanları tuhaf.Biri diğeri için '' onlar evli değillermiş''.Bizim için '' aa o köşedekiler yeni evli çift, yüzlerinide bir türlü göremedik. Karısı hamile olan, kafasına sopa yiyen adamında karısı değilmiş o kadın. 

Mesela maksimum 20 gün evvel taşınan biri beni kahveye çağırıyor ve istemeden de olsa gidiyorum bahçeler yakın!Tufan arıyor beni ''çıktım aşkım, geliyorum'' diye  ve bu kadın tanımadığı bir insan için yani benim kocam için! ''kocana selam söyle ahhhahhahhha korkmasın karısı emin ellerde ahhahhhahha''  diyor.Kahkahaları ise siteyi inletiyor.  ''Ben 40 yaşındayım ama sen bana lütfen adımla hitap et ben abla kelimesine tahammül edemiyorum ahhhahhhahha''

''Eline sağlık, Tufan gelir şimdi ben gideyim sofrayı hazırlayayım'' deyip kaçıyorum. Ki muhabbete bayılan ben...Gerçi bu tarz insanlar sadece burada mı mevcut? Hayır her yerde var. Nereden ve nasıl buluyorlarsa o samimiyeti? Çok mu sıcak gözüküyoruz ya da large?  Enteresanlar doğrusu! Ben kimsenin kocasına bu ve bu gibi şekillerde davranmam. Abicim adam bişi anlatırken yan gözle bile bakmam. İletişimin temel kuralıdır gözgöze konuşmak. Ama işin içine bir başkasının kocası girdi mi ben karısının gözüne bakarak dinlerim ya da etrafa! Neyse...Ben gün içerisinde kapım panjurum kapalı oturmaya başladım hem olaylar hem de bu kadın ben yalnızken gelip gitmesin vesaire diye... (Milletin bahçeden girilen salon kapılarından dangur dungur içeri girdiği ve samimi tavırları yüzünden bütün evler şikayetçi olduğu ve o rahatlığını gördüğüm için)Ayrıca bunlardan evvel ev sahibimizin evimizi sattığını ve sattığı adamında evi satışa çıkardığını öğrendik. O an bana ne kadar soğukluk binmiş olsa da sitedeki olan bu saçma sapan olaylardan ötürü iyice soğudum.Ev bana otel gibi gelmeye başladı. Tatil bitecek ve gideceğiz buradan moduna girdim.
Nihayetinde Tufan'da kendi kendine ''taşınalım'' deyiverdi...

Ve biz başladık internette deli gibi ev bakmaya. İlk hedef Karşıyaka ve Bostanlı'ydı. Güzelyalı tarafına da  baktık içimizde kalmasın diye. Ve 1 katta denize sıfır 3 oda 1 salon bir ev bulduk. Fakat Tufan 1. kat olması sebebiyle o kadar istediği sahili elinin tersiyle itiverdi. Bende çok sevmiştim ama aslında korkmuştumda.  Gerçi ben Karşıyaka'yı daha çok sevdim Göztepe'den!
Bostanlı merkezde sahile 5 dakika yürüme mesafesinde bir kaç ev gezdik. Hepsi de içime sindi ama kimi gereksiz büyüktü, kimine masraf yapmak gerekliydi. Sıfır bina falanda istemiyordum artık!Sıcak, huzur dolu, daha ufak, mutfağında oturabileceğim bir ev arıyordum.Bostanlı'da bir tanesine taktım kafayı. Tufan ille Mavişehir'e bakalım dedi.Baktık.  Egepark Avm'nin yanında 4. kat, yatak odası dere manzaralı, salonu villalara ve Egepark'a bakan, mutfağı, banyosu çk güzel bir daire bulduk. Bir anda Bostanlı'daki evi unuttum ve budur Tufan dedim. Tufan bunu mu istiyorsun diye sordu.  Evet dedim.Bisiklete binebilecek, bakkala gidebilecek, Avm gezebilecek, yürüyüş yapabilecek, sahile 5 dakikada gidebilecektim. Evin içide 2. el olsa da sıfırdı resmen. Belki bir badana gerekirdi. Hemen ''kontratımızı yapalım'' dedik ve emlakçıya doğru yol aldık. Emlakçı karşıyaka sahilindeydi. Tufan'ın İzmir'e geldiği günden itibaren içinde olan sahil şeridi... Oturduk bahçeye, önümüz mis deniz. Sularımız geldi buz gibi önümüze. Kontrat yapacağız boru mu! 
Tufan dayanamadı ''ya bu sırada ev yok mu hiç bu fiyatlarda'' . 
Ben ''of Tufan bulduk ya işte evi, hem eski bu evler kırık dökük oluyor boşver'.
Beni takan kim! 
Kadın ''aa var 2 apartman yanımız''.
Tufan: ''Görebilir miyiz hemen?''
Kadın ''tabiki''
Ben: ''pofff''

Yürümeye başladık ve 10 adım sonra kadın bize dışarıdan evi gösterdi ilk. 
Ben görünce biraz offladığıma utandım.
Tufan ''kesin bayılacaksın sen bu eve'' dedi.
''İçini görmeden yorum yapamayacağım'' dedim.
 4. Kata çıktık. Kapı açıldı ve benim gözlerimde aynı anda yuvalarından...İçeri girdik. Kendimi bir salona bir mutfağa girip çıkarken buldum. Salon ve mutfak leb-i derya! Aman Allahım! Ev eski. Ama kırığı çıkığı, çatlağı yok. Mutfak eski ama tam L koltuğu atıp, içeceksin, yazacaksın, 1001 çeşit yemek yapacaksın.
3 odalı, odalarda gömme dolap var. Küçük küçük odalar ama bize yeter. O manzara zaten adamı sarhoş eder, yattığı yeri bilemez insan! Tuvaleti tam olarak göremedik bile, elektrikleri açılmamıştı henüz.
Kadın sordu ''ne düşünüyorsunuz?'' diye.
Tufan '' lütfen bu soruyu eşimi salona götürerek sorun'' dedi.
Benim ağzım kulaklarım varmış konuşacak durumda değilim.

Karar verdik ''tutuyoruz''.
Evet anlaştık.
Salı günü kontratımızı yapıyoruz Allah nasip ederse.
Onca gezdiğimiz yeni, eski, geniş, merkezi bütün evler yok oldu gitti gözümden.

Şimdi istediğim zaman bisikletimi alıp sahilde turlarım, istersem yürütüş yaparım , istersem koşarım, istersek balık tuatarız, istersek balıkçıya gideriz, istersek bir cafe'de otururuz, istersek meyhane, ister banka, ister camii, ister çarşı, ister pazar... Herşey dibinde!

İstanbul'da böyle bir binada oturmanın bedeli en az 5000 dolar! 

Biran buradan hiç kurtulamayacağız ve ben atlaya zıplaya taşındığım bu evden bir daha çıkamayacağım diye çok korkmuştum. Burası bana çok güzel bir balayı, İzmir'e ön hazırlık oldu.

Şimdiyse gerçek bir ev'e taşınma telaşı sardı bizi.
Yeni evimizde, çoluklu çocuklu, mutlu huzurlu günler bizi bekliyordur inşallah.

Burada çok oturduk orada az oturmaya gidiyoruz(!) :))